| ALBÜM TANITIMLARI |
| Aşağıdaki yazıların tamamı
yazarlarının izni ile yayınlanmaktadır. |
| RADIOHEAD "IN
RAINBOWS" - Radiohead'in sağ gösterip sol
vurmasına alıştık artık. 15 senelik bir kariyeri arkasında bırakan bu
İngiliz beşlinin yaptığı her albüm, ortaya koyduğu her nota birikintisi
hep farklı bir dünyanın kapılarını zorlayan, bir evvelkini yıkan, bir
sonraki hakkında en ufak bir ipucu vermeyen koca bir gizem olarak durdu
önümüzde. Kimi zaman küstahça, kimi zaman samimiyetle. Pink Floyd'dan
sonra gelen belki de en progresif popüler rock grubu olan Radiohead'in
tahammül edemediği yegâne şey sıradanlık, tekdüzelikti... devamı |
| THOM WAITS
"ORPHANS" - Tom Waits kimdir, bilen tanıyan var
mıdır gerçekten? İlk albümü Closing Time'ı çıkaralı neredeyse 25 sene
olmuş. Ama o tarihten bu yana o kadar farklı Tom Waits'lerle
karşılaştık ki, bir tarifte bulunmak oldukça zor. İlk çıktığında beat
kuşağının en önemli ozanlarından biri olmuşken o bir anda erişkinlerin
kulüplerinde Sinatra'nın antitezivari karanlık bir gösteri sergilemeye
başladı. Tam ona alıştık bu sefer 1980 tarihli Heart Attack & Vine
ile alternatif rock'ın belki de açılış maçını oynadı. Hikâyenin hepsini
anlatmaya gerek yok. Farklı kayıt sistemleri üzerine yaptığı denemeler,
kabareler, kendisinin "kübist funk" olarak adlandırdığı son albümü Real
Gone'da sergilediği ritmik sesler dalgası ve daha nicesi... devamı |
| AMERICAN HARDCORE: THE HISTORY OF
AMERICAN PUNK 1980-1986 - Punk rock'ın
doğum yeri Amerika, daha doğrusu New York'tur. Ama onu dünyaya bir
alternatif dünya hayali olarak sunan İngiltere ve onun işçi sınıfından
çıkan asabi yeniyetmeler oluşturdu. Ne var ki, punk hayali kısa süren
bir düştü. Elbette ki, endüstri bu kadar ilgi gören bir oluşumu alıp
etrafını yontacak ve geniş kitleler tarafından tüketilen bir meta
haline getirecekti. Sonuç, 80'lerin gözdesi new wave oldu... devam |
| ARCTIC MONKEYS
"WHATEVER PEOPLE SAY I AM, THAT'S WHAT I'M NOT" -
Bir
rock 'n' roll grubu insana ne ifade edebilir? Kimine göre özgürlük
hissi. Bir tutam nefes, bir yudum kaçış, bir anlık deşarj. Ya da
hayatın sunduğu bütün zalimliğin altında aciz bir halde kalındığı anda
uzatılan bir dost eli, yarenlik hissi. Belki de tutku, samimiyet. Ya da
belki ve sadece kendinden geçme hali... devamı |
| RED HOT CHILI
PEPPERS "STADIUM ARCADIUM" -
Red Hot Chili Peppers'i
kariyerlerinin başında seyretmiş olanlar, bu Kaliforniyalı funk-punk
grubunun geldiği noktayı hayretle izliyor olmalı. Sahneye sadece
münasip yerlerine takılmış çoraplarla çıkan bir grubun, aradan geçen
yaklaşık 25 sene sonunda 50 küsur milyon albüm satmış, dünyanın en
büyük gruplarından biri haline gelmesi çok da mantıklı gelmiyor insana.
Ancak grup, muhtemelen kendilerinin dahi inanamadığı bir noktaya gelmiş
durumda... devamı |
| MORRISSEY
"RINGLEADER OF THE TORMENTORS" -
Bir geri dönüş klasiği
olan 'You Are The Quarry'nin öne çıkan şarkılarından 'The World Is Full
Of Crashing Bores'da "Beni kollarınıza alın ve sevin beni" çağrısında
bulunuyordu Morrissey. Aradan geçen iki yıl gösterdi ki, bu çağrısı
cevapsız kalmadı. Yedi yıllık bir aradan sonra çıkan ilk albümü 'You
Are The Quarry' sadece Morrissey'e iade-i itibar sağlamakla kalmadı,
aynı zamanda "Moz" efsanesini yeniden diriltti. Çünkü hiçbir zaman bir
arzu nesnesi olmadı Steve Patrick Morrissey. Daha ziyade bir özlemdi.
Naifliğe, zekâya, zerafete, iflah olmaz bir romantizme duyulan özlemdi... devamı |
| RICHARD ASHCROFT
"KEYS TO THE WORLD" -
The Verve, 90'ların
sonunda infilak edip hayatına nokta koyduğunda şüphesiz ardından ağıt
yakanların sayısı bir hayli fazlaydı. Doğru ya, 90'lar dönemi Brit pop
gruplarının belki de en iyisiydi. The Stone Roses'dan daha ulaşılır,
Oasis'ten daha zeki, geri kalanlardan da daha hâkimdi yaptıkları işe.
Ancak bütün umut vaat eden grupların yaşadığı ortak bir sorunu vardı
grubun: Kendini Tanrı'dan daha büyük gören, egosu şişik bir lider.
Karizmatik Richard Ashcroft'un vücudunda hayat bulan bu şişkin ego, The
Verve'e, özellikle 'Urban Hymns' döneminde cennetin kapılarını açmasına
açtı, ama hemen ardından da tepetaklak yuvarlanıp intihara
sürüklenmesine neden oldu... devamı |
| THE STROKES
"FIRST IMPRESSIONS OF EARTH" -
The Strokes: Rock
'n' roll'u kurtaran grup, yeni yüzyılın ilk rock ateşininin fitilini
yakan, "cool"luk kavramına yeni bir boyut getiren, New York'u bir kez
daha alternatif müzik dünyasının merkezine oturtan yaramaz çocuklar
çetesi. Öbür tarafta şişirilmiş koca bir balon, piyasa baronları ve
medya beklentileri altında ezilmiş bir şarlatanlar birlikteliği. Rock
'n' roll'u sömüren şımarık, zengin, züppe veletler ordusu. Kim bilir?
Ancak bilinen şu ki, son dört-beş senedir başka hiçbir grup bu kadar
konuşulmadı, hiçbir müzisyen hakkında bu kadar uç noktalarda tartışma
yaratılmadı...
devamı |
| MANO NEGRA "BEST
OF MANO NEGRA" -
Mano Negra. Bir
alternatif dünya diyarı. Muhalif ama asık suratlı değil. Geçmişine
bağlı ama her daim taze. Hiçbir yere ait değil ama dünyanın bütün
mahallelerine komşu, arkadaş. Bir seyyah çetesi, dünyaya armağan edilen
bir kültür projesi, seda arsızı, küreselleşmenin alternatif tanımı.
Eski arkadaşlıkların en yakışıklı olanlarından. Özlememek elde mi?... devamı |
|
ROSANNA
CASH "BLACK CADILLAC" - Dünya çapında ikon olmuş bir
müzisyenin çocuğu olmak zor iş olsa gerek. Hele o çocuk da müzisyenliği
seçmişse. Devamlı üzerinde dolaşan bir gölge, devamlı ensesinde
hissedilen bir nefes. Johnny Cash'in en büyük kızı Rosanna Cash'in
yaklaşık 30 yıldır yaşadığı hayat böyle bir hayat. Ancak Rosanna Cash
ne John Lennon'ın büyük oğlu Julian Lennon gibi bir olamamışlık
hikâyesine imkân verdi ne de Bob Dylan'ın oğlu Jakob gibi ikinci sınıf
bir müzisyen olarak kaldı... devamı |
| BRUCE
SPRINGSTEEN "LIVE 1975-85" -
Bir buçuk yıl boyunca
bir sapık gibi gözetledim onu. Her gün okul çıkışında soluğu dibinde
aldım. Her seferinde ayakkabımın takıldığı halıyla kaplı o uzun dar
plakçıda. "S" bölümün önünde. Her gün dokundum ona, ay be ay o tek
kopyanın fiyatındaki inişi takip ettim, biraz hüzünle ama daha ziyade
giderek artan bir korkuyla. Acaba biri alır uzaklaştırır mıydı onu
benden? Her gece yatakta onu düşledim, umarsız, platonik bir âşık gibi.... devamı |
| JEFF WAYNE "Jeff
Wayne's The War Of The Worlds" - Eğer eşiniz,
sevgiliniz, erkek kardeşiniz senfonik rock ve bilimkurguya takmış bir
müzikal ucubeyse, o halde bu yılbaşı şans yüzünüze gülmüş durumda.
Hediye arayışlarına son verebilirsiniz. Çünkü Jeff Wayne'nin, H.G.
Wells'e ait "The War Of The Worlds/Dünyalar Savaşı"nın müzikal
uyarlaması ilk basımından 27 yıl sonra devasa bir "Collector's Edition"
hüviyetinde tekrar müzik dükkânlarında. O da ne diye soruyorsanız size
şunu soralım hemen: 32. Gün'ün müziğini hatırlıyor musunuz? Aklınıza
geldi hemen, değil mi? İşte bu o. Bugüne kadar yaklaşık 13 milyon
satmış, İngiltere listelerinde 260 hafta üst üste yer almış... devamı |
| EURYTHMICS "The
Ultimate Collection" - Malum yılbaşı
yaklaşıyor. Ve herkes gibi müzik endüstrisi de hediyeliklerini ortaya
saçmaya başladı. Bunların başında da yıllardır, özenle kullanılan bir
yöntem olan "best of.." konsepti gelir. Ki Noel için olsun, yılbaşı
için olsun alışveriş merkezlerini kıyamet öncesi stok yaparcasına
yağmalayan kitlelerden bu piyasa da bir nebze olsun faydalanabilsin.
Gerçi bu sene geçtiğimiz birkaç seneki gibi "güçlü" "best of..."larla
karşı karşıya değiliz ama (nerede o geçtiğimiz senelerin Elvis, U2, The
Rolling Stones "best of.."ları, di mi ama?) yine de her plak şirketi
elindeki kadrodan bu yılın son maçına da mümkün olan en iyisini
çıkarabilmek gayretinde. ... devamı |
| FRANZ FERDINAND
“You Could Have It So much Better... With Franz Ferdinand” - Alex Kapranos ve arkadaşları
İngiliz müzik basını literatürüne “Franz” çekmek kavramını sokmuş bir
grup. Doğru dürüst bir pazarlama bütçesi olmayan Franz Ferdinand,
sadece kulaktan kulağa yayılarak bir fenomen haline geldi, kendi
adlarını taşıyan ilk albümleri, sadece Britanya’da iki milyon sattı,
kulaklarını hangi elleriyle kaşıdıkları bile (özellikle NME tarafında)
haber oldu ve her şeyden öte bağımsız rock’n’roll janrı, yani “indie”
tekrar eski popülariteine kavuştu. İsim babaları Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu Arşidükü Franz Ferdinand’ın vurulması nasıl I. Dünya
Savaşı’nın başlamasını tetiklediyse, ondan yıllar sonra gelen bu
Glasgow’lu –pek genç olmayan- dörtlü Britanya’da bir indie devrimini
tetikledi. Haliyle onların ardından çıkan Bloc Party gibi, The
Futureheads gibi bağımsız gruplar hep aynı soruya maruz kaldı: “Acaba
‘Franz’ çekebilecekler mi?”, “Bu yılın ‘Franz’ını kim çekecek?”... devamı |
| BOB DYLAN "No
Direction Home; The Bootleg Series Vol.7" - Nasıl biliriz Bob Dylan'ı? Bilir
miyiz bir kere? Tanışıklığımız vardır aslında ama yine de pek rağbet
etmeyiz ustaya. Bir kere bet seslidir (daha doğrusu bize öyle yutturur
Bob abi), ki biz ulus olarak yok kadife olsun, yok şeftali, öyle
seslerden hoşlanırız (bkz. Julio Iglesias). İkincisi, dediğinden de
zaten hiçbir şey anlamayız. Kullandığı o sözcükler "conversation"
derslerinde öğretilmemiştir bize. Üçüncüsü, şarkıları bize göre
istenilen tempoda değildir, kanı kaynayan bir milletin çocukları olarak
durağan gelir, kedi mırıltısı hissi yaratır ki, bize hiç gelmez böyle
şeyler...
devamı |
| SUFJAN
STEVENS "Illinois" - Sufjan Stevens bağımsız ve
alternatif müzik piyasasının en nevi şahsına münhasır kişiliği
herhalde. Dini bütün, uçuk, deneysel, karmaşık, iddialı; şu ana kadar
hakkında sarf edilen tanımlardan sadece birkaçı. Ancak bu tanımlar her
türlü müzik türünün üstesinden gelmeye muktedir Detroit'li genç folk
dâhisinin zaafları olarak değil, aksine meziyetleri olarak sunuluyor.
Her geçen sene adı biraz daha fazla duyulan, Stevens'in beşinci albümü
'Illinois' ise artık müzik piyasasında genç bir dâhinin varlığını dosta
düşmana kabul ettirmiş durumda... devamı |
| ANTONY & THE
JOHNSONS "I Am A Bird Now" - New York şehrinin dünyaya armağan
ettiği en özel ve en güzel insanlardan biri Antony. Bir travesti olması
değil onu özel kılan. Ne kabare müziğini muazzam bir hüner ve
düzenlemeyle çekilir kılması ne de başta Lou Reed olmak üzere geniş ve
fiyakalı bir hayran kitlesine sahip olması. Onu bu kadar özel kılan ve
grubu The Johnsons ile yaptığı ikinci albümü, 'I Am A Bird Now' ile
İngilizlerin prestijli Mercury ödülünü almasının başlıca sebepleri
basit aslında: İnsanı tek bir notayla hüngür hüngür ağlatabilen Tanrı
armağanı tenor sesi ve bu sesi olabildiğince içten kullanmadaki niyeti
ve ısrarı...
devamı |
| RICHARD HAWLEY
"Cole's Corner" - Bir plak şirketinin nihai ıslak
rüyası: Öyle bir müzisyen çıkarabilsin ki, hem 7'den 70'e herkese
beğendirebilsin ve satabilsin hem de müzik basını tarafından yere göğe
sığdırılmasın, muazzam eleştirilere maruz kalsın, inandırıcılığını
koruyabilsin. İşte son albümü, "Cole's Corner"ı, EMI'ya bağlı Mute'tan
çıkan Richard Hawley böyle, her şirkete lazım bir adam... devamı |
| LAURA VEIRS
"Year Of Meteors" - Sesini duyurmak için illa ki
bağırmak, kendini gösterebilmek için devamlı göz önünde bulunmak
gerekmiyor. Bunu her ne kadar dünyanın geri kalanı ve pop müzik
dünyasının büyük bir bölümü algılayamıyor olsa da, özellikle son birkaç
yıldır Amerika'dan çıkan bir takım hatunlar bunu gayet başarılı bir
şekilde gerçekleştiriyor. 80'lerde Suzanne Vega'nın başını çektiği bu
folk ve lo-fi ağırlıklı oluşum 90'larda Mazzy Star (sonrasında grubun
vokalisti Hope Sandoval'in hüviyetinde), Kristin Hersh ve Cowboy
Junkies sayesinde biraz daha country sedasına yaklaşırken, 2000'li
yıllarda bütün bu folk ve country taraflarını saklı tutmak kaydıyla
daha pop bir alana kayan yeni bir hareket olarak göze çarpmaya başladı.
"Exile In Guyville" dönemi Liz Phair'ine daha yakın olan bu hareket, şu
ana kadar Cat Power, Neko Case, Mirah ve Jolie Holland gibi fısıltıyla
insanın içini deşen, akustik bir gitarla insan beynini zorlayan,
feminist ve muhalif ablalar çıkaradursun, ardından yeni ve taze
temsilcilerini yetiştirmekten de geri kalmıyor... devamı |
| BILLY CORGAN
"The Future Embrace" - Billy Corgan, "alternatif ulus"un
en yaratıcı ve özel gruplarından birinin lideri olduğu günlerde "Bütün
öfkeme rağmen hâlâ kafesin içinde bir fareyim" diye haykırıyordu.
Aradan bayağı zaman geçti. Smashing Pumpkins tarih oldu, hepimize
üstüne bir bardak su içmek düştü, ardından Corgan yeni projesi olarak
Zwan ile çıkageldi, umudu biraz tazeler gibi oldu ama o proje de grup
içi kavgalar, internet sayfalarında -neredeyse canlı yayın tadında-
atılan çamurlar sayesinde olgunlaşamadan bitti. Sonuç olarak Corgan
orta yaş krizinin ortasında safını almış, geçmişiyle hesaplaşmaya ve de
hayatla barışmaya çalışan bir dahi eskisi haline geldi. Ve şu haliyle
hâlâ "kafesin içinde bir fare" olabilir ama "öfke"si çoktan kaybolmuş
durumda. Bunun müzikal meali de Corgan'ın çıkardığı ilk solo albümü
"The Future Embrace" oluyor... devamı |
| THE MAGIC
NUMBERS "The Magic Numbers" - The Magic Numbers daha yolun çok
başında. Yine de bu Trinidad-New York-Londra üçgeninde vücut bulan
dörtlü hakkında umutlu bir gelecekten bahsetmek mümkün. Gerek kişi
başına düşen saç yoğunluğu, gerekse formasyonları itibarıyla The Mamas
& The Papas'ın 2005 versiyonu gibi duran grup, günlük güneşlik ve
herkese hitap edebilecek pop şarkıları sayesinde bir "herkesin sevdiği
grup" olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Kısacası görüntülerinin
ürkünçlüğüne bakmayın (Q dergisinin deyimiyle Mama Cass ile Demis
Roussos'un gizli, bilinmeyen aşkının çocukları gibi gözüküyorlar),
onlar hayatınıza güneş getirmek için burada... devamı |
| OASIS "Don't
Believe The Truth" - Oasis'in İngiliz müzik tarihinin en
abartılmış grubu olduğu konusunda birçok kişi hemfikir. Ancak bütün bu
haddini aşmışlık, ölçüsüzlük durumu ne zaman yeni bir Oasis albümü
çıksa kendini geçersiz kılıyor. Bunun sebebi ne tek başına Gallagher
kardeşlerin karizmatik ve üzerinde her daim çalışılmış gibi duran sokak
çocuğu tavırları, ne iflah olmaz Beatles saplantıları ne de İngiliz
basınının dokunduğu her şeyin cılkını çıkaran abartılı ilgisi. Sebebi
gayet basit. "Beatles'ın Sex Pistols ile buluştuğu an" olarak lanse
edilen grup, yıllar sonra ilk defa pop müziği sahnesine tekrar
gitarların başrolde oynadığı bir müzik çıkarıyordu... devamı |
| GORILLAZ "Demon
Days" - Gorillaz sanat dünyasının en fazla
ciddiye alınan karikatürleri herhalde. Baştan sona kurgulanmış bir
sanal varlık olarak adını ilk 2001 yılında, önce 'Clint Eastwood'
şarkısıyla, sonrasında da kendi adlarını taşıyan ilk albümleriyle,
duyurduğunda bir anda ilgi odağı olmuş, bir çok farklı yerden
yaratıcılık konusunda tam not almışlardı. Ancak bir çok insan bunun
sadece tek albümlük bir çalışma olacağını, kadrosunda barındırdığı
insanların nihayetinde kendi asıl mesleklerine döneceğini düşünüyordu.
Ne var ki bir albüm, ne kadar sanal karakterler üzerine kurulmuş olsa
da, dünya çapında 6 milyon satınca işin rengi değişiyor... devamı |
| THE ARCADE FIRE
"Funeral" - Diğer konularda bilmem ama müzikte,
çok nadiren de olsa, bir şey veya birileri çıkagelir ve kısa bir
süreliğine de olsa, size "o" ilk şarkının, ilk grubun verdiği heyecanı,
tutkuyu, samimiyeti verir. Gardınız en düşük olduğu sırada, en
beklemediğiniz anda. The Clash'i ilk defa dinlediğiniz zaman duyduğunuz
heyecanı, Bülent Ortaçgil'in "Benimle Oynar mısın?"ı ile ilk
tanışmanızdaki o mucizevi şaşkınlığı yaşarsınız. Ve tekrar
umutlanırsınız. Nirvana çıktığında olduğu gibi. Veya Radiohead'in
çıkagelmesi gibi... devamı |
| COLDPLAY "X
& Y" - Evet, artık müzik dünyasının
oluşturduğu konsensüse göre Coldplay dünyanın tepesinde. Ki bunun böyle
olduğunu anlamak için yeni albümlerine bakmaya dahi gerek yok.
İsterseniz geçen bir seneyi şöyle bir anımsayalım, Müzik basını
(özellikle ve her zamanki gibi İngiliz olanı) kıştan beri Coldplay'in
hazırlanmakta olan yeni albümü ile yatıp kalkıyor. Çıkmasına aylar kala
"yılın albümü" olarak ilan edildi bile. Düşünün, albümün çıkış tarihi
Şubat'tan Haziran'a ertelendi diye EMI'ın hisse değeri yüzde 16'lık
düşüş yaşadı. Daha ortada fol yok yumurta yokken dünyanın en büyük
festivali "Glastonbury"ye ana grup olarak yazılmaları da cabası. Öte
yandan, vokalistleri Chris Martin'in Gwyneth Paltrow ile olan evliliği
de medyayı büyük ölçüde meşgul ediyor... devamı |
| 22-20s
"22-20s" - 22-20s, şimdi değil de, bir dört
sene evvel çıkmış olsaydı, tozu dumana katması çok kolay olurdu. Blues
müziğini rock 'n'roll enerjisiyle birleştirmekte pek maharetliler.
Grubun lideri, Martin Trimble, harika bir şarkı yazarı. Yazdığı
şarkılar hem ulaşılır hem de özel. Yaptıkları müzik ise seksi, karanlık
ve tutkulu. Kısacası, yeme de yanında yat. Ancak, şu anda dünyayı
fethetmeleri o kadar kolay gözükmüyor. Nihayetinde The White Stripes
işin blues kısmını adeta tekeline aldı. Garaj müziği de birkaç yıllık
bir bombardıman sonunda iyiden iyiye doyum noktasına ulaşmış durumda.
Yine de belli olmaz; grup Amerika'da tutulursa -ki olabilir- her şey
bir anda değişebilir... devamı |
| THE BEACH BOYS
"The Platinum Collection-Sounds Of Summer Edition" - Kaliforniya sahillerinin cicili
bicili kızlarından oğlanlarına, Amerika'yı etkisi altına alan sörf
çılgınlığına, popun altın çağına, psychedelia, uyuşturucu ve en sonunda
delirme nöbetlerine, unutulmaya, tekrar hatırlanmaya, dehaya ve
nihayet, insanın doğasına dair bir hikâye bu. Bizim buralarda pek kaale
alınmasa da, pop müzik tarihinin en önemli mihenk taşlarından birinin,
The Beach Boys ve onun dahi çocuğu Brian Wilson'un hikâyesi. Ve bu
hikâye şimdilerde EMI'ın çıkardığı 3 CD'lik "The Platinum Collection"
ile, ilk defa bu kadar kapsamlı bir şekilde, keşfedilmeyi bekliyor... devamı |
| BRUCE
SPRINGSTEEN "Devils & Dust" - "Rock'n'roll'un geleceğini gördüm.
Adı da Bruce Springsteen". O zamanlar hâlâ Rolling Stone yazarı olan
Jon Landau, 1974 yılında yazmıştı bunları. Ve sonra gelecek geçmiş
oldu. Springsteen, nam-ı diğer "Patron", 1972 yılında, loş bir
otoparkta, bir arabanın üzerinde imzaladığı ilk plak sözleşmesinden
bugüne kadar 13 albüm çıkardı, hemen hemen hepsi milyonlarca sattı,
stadyum konserlerinin (Rolling Stones ile birlikte) en uzun soluklu
neferi oldu, yanlış anlaşıldığı da oldu, gereğinden fazla şişirildiği
de. Ama ne olursa olsun, bir şey hiç değişmedi; sunduğu vaat. Hayatın
adaletsizliği altında biz ezilmişlere son bir şans, son bir kaçış
imkanı sunan o vaat. Haliyle "Springsteen neyi ifade ediyor?" diye
sorulsa, ilk akla gelecek cevap "umut" olacaktır... devamı |
| WILLY MASON
"Where The Humans Eat" - 19 yaşında bir oğlan çocuğu neler
yapar? Okuması beklenir ama çoğu zaman yapmaz. Haytalık yapar, kız
peşinde koşar, televizyonda MTV ve "The O.C."yi seyreder (diye
varsayıyoruz), kolay sarhoş olur, kolay âşık olur, kolay bunalır, vs.
Ya da nadiren de olsa, yazacak bir şeyleri olur, söyleyecek iki kelamı
bulunur; alır eline kalemi ya da takar gitarın askısını boynuna, bir
şeyler anlatmaya çalışır. Ve başarır da. Çünkü bakmayı biliyordur.
Sevmeyi, nefret etmeyi, nefes almayı, nefessiz kalmayı. İşte
Massachusetts'in turistik adası Martha's Vineyard'dan çıkma Willy Mason
böyle bir oğlan. Üstelik, müzisyen bir ailenin evladı olarak 11
yaşından beri müzikle haşır neşir olan Mason, bir dolu genç ozan
adayına kıyasla hem daha yetenekli hem de daha şanslı... devamı |
| LCD SOUNDSYSTEM
"LCD Soundsystem" - Müzik dünyasının en popüler adamı,
kafayı inek çanlarına takmış, sahip olduğu binlerce plaklık bir denizin
içinde yaşayan, asosyal, sıkılgan bir indie rockçı eskisi olan James
Murphy muhtemelen. Müzik basınınca 21. yüzyılın ilk müzikal
dehalarından biri olarak kabul edilen Murphy, LCD Soundsystem ve DFA
prodüksiyon ekibinin arkasındaki beyin olarak, 2001 yılından beri, bir
yandan indie rock janrına yeni bir yön çizerken, diğer yandan da pop
piyasasına hakim ulemanın da iştahını açıyor... devamı |
| THE FALL "50,000
Fall Fans Can't Be Wrong" - Mark E. Smith'in The Fall'u
evrensel bir değer artık. İstinasız, dünyanın en uzun ömürlü punk grubu
olması bir yana, aykırı ve dışarıdaki olma tavrından ödün vermemesi bir
yana, çıkardığı onlarca albüm ve değirmen gibi öğüttüğü yüzü aşkın grup
elemanı ve/veya işbirlikçisi ile bir "alternatif dünya" okulu aynı
zamanda... devamı |
| THE DOVES "Some
Cities" - The Doves talihsiz bir grup. İki
albümdür harika işler çıkarmalarına rağmen bir türlü memleket
sınırlarını aşıp, global bir üne sahip olamadılar. Brit-pop'unun
2000'lerdeki en iyi ve en yaratıcı temsilcileri olmaları bile bu durumu
değiştirmedi. Bundaki en önemli neden de ilk çıktıkları yıl bir İngiliz
grubunun daha piyasaya adım atmış olmasıydı. Doves'un ilk albümü "Lost
Souls"dan sadece bir ay sonra çıkan "Parachutes" albümünün sahibi
Coldplay, biri ağlak ('Trouble'), biri bayık ('Yellow') iki şarkıyla
Brit-pop tahtını gasp edip geri kalan tüm gruplara figüranlık rolü
bırakmıştı... devamı |
| LILY HOLBROOK
"Everything Was Beautiful And Nothing Hurt" - "Before The Sunrise" filmindeki
"Celine" karakterinin Amerikan versiyonu gibi Lily Holbrook. Hayatta
yeni yeni kendi adımlarını atmaya başlamış, ürkek, ateşli, dünya ile
derdi olan, hatta biraz kızgın bir kızcağız. Ancak, ne var ki içi biraz
boş. Altyapısı oluşmamış, neye isyan edeceğinden emin olamayan ve de ne
yapacağını bilemeyen, klasik Amerikalı "alternatif" bir kız çocuğu. Ve
bir çokları gibi -ve bir çoğumuzun da zamanında yaptığı gibi bu hiddeti
ve çelişkiyi popüler bir sanat dalıyla dışa vurmayı amaçlıyor. Ancak
bir çoklarının -ve bir çoğumuzun aksine Lily'de yetenek kırıntıları yok
değil. Bu da Lily'nin, Avril Lavigne veya Pink'in bir boy büyüğü ve
alternatifi, Tori Amos veya PJ Harvey'in birkaç numara küçüğü ve
sıradan hali olarak müzik dünyasına katılımına yetiyor... devamı |
| ROBERT DOWNEY
JR. "The Futurist" - Robert Downey Jr. Kendi
jenerasyonunun en yetenekli Hollywood aktörlerinden. Potansiyelini bir
türlü yeteri kadar kullanamayan bir "yetenekli kaybeden", başı dertten
kurtulmayan iflah olmaz bir serseri, ama her daim, o sevimli suratıyla
Amerikan popüler kültürünü takip eden herkesin, özellikle de
kadınların, yüreğine işleyen bir karizma abidesi. Maço değil. Bilakis,
sevimli, tatlı hatta. Kadında koruma içgüdüsü uyandıracak kadar sarsak,
zayıf ama muzip ve olabildiğince yaramaz, tehlikeli. Yasak elma gibi.
Bir kadın nasıl George Clooney'e ayılıp bayılıyorsa, tam tersi bir
nedenden ama aynı derecede Downey Jr'a ayılıp bayılabilir... devamı |
| KASABIAN
"Kasabian" - 2004, alternatif pop rock alanında
Britanya'nın yılıydı; Franz Ferdinand başta olmak üzere, The
Libertines, Razorlight ve daha nicesi yıla damgalarını vurmuştu.
Anlaşılan 2005 yılı da çok farklı geçmeyecek. İlk albümlerini bu aralar
çıkaracak olan Bloc Party ve Kaiser Chiefs gibi gruplar Franz
Ferdinand'ın açtığı yolun inşasına devam edecek gibi... devamı |
| PINK GREASE
"This Is For Real" - Bir rock grubu neden kurulur? a)
Mecburiyetten. Yaratmak için ve var olabilmek için. Tarihin birçok
önemli grubunun çıkış noktası böyle bir zorunluluktan doğdu. b)
Sıkıntıdan. Yapacak başka bir şey yoktur. Ya grup kurup bulunduğun
yerden kaçıp gitme hayalleri kuracaksın ya da hayatın boyunca kasabanın
marketinde kasiyerlik yapacaksın. Arası yok. c) Hatun götürüp, hayatını
bir parti ortamında geçirmek için. Pink Grease bu son kategoriye
giriyor. "Ben" jenerasyonunun bir nevi Mötley Crue'su olmaya aday olan
bu altılı, bundan yıllar sonra belki müziğiyle değil ama zevksiz ve
bayağı yapısıyla ara ara anılacak gibi... devamı |
| ELVIS PRESLEY
"Elvis Forever" - "Elvis öldüğünde sen neredeydin?"
Merhum Lester Bangs tarafından yazılmış olan ve rock 'n' roll
edebiyatının muhtemelen gelmiş geçmiş en iyi yazısı böyle başlar. Haklı
olarak ölümünü, Amerikan kültüründe derin iz bırakmış olan Pearl Harbor
veya Kennedy suikastıyla aynı kefeye koyar (ki birkaç sene sonrasında
John Lennon suikastı da benzer bir konuma yerleştirilecekti). Peki,
bizim öyle hatırladığımız anlar var mı toplum olarak? Muhtemelen
hepimiz 12 Eylül'ü örnek veririz öncelikle. Daha genç nesiller belki
Marmara depremini anıyordur. Ama, nedense, kültürel anlamda öyle
anlarımız, olaylarımız yoktur toplum olarak. Mesela "Zeki Müren
öldüğünde ne yapıyordun?" diye bir soru sorulsa, cevabı büyük bir
olasılıkla salakça bir bakış olacaktır... devamı |
| THE STREETS "A
Grand Don't Come For Free" - Başlığa aldanıp, yazının Kayahan
ile ilgili olduğunu düşünmeyin. Değil. Yazının kahramanı Mike Skinner,
nam-ı diğer The Streets ve onun son albümü "A Grand Don't Come For
Free". Kendisi, "normal" İngiltere'nin dünyaya sunduğu son yılların en
heyecanlı sesi. Bunun nedeni de gayet basit. Birmingham'dan gelen
Skinner'ın en büyük özelliği, daha önce parti yapıp, uyuşturucu çekmek
dışında bir derdi olmayan yeraltı garaj/hip-hop alemine ilk defa
toplumsal mesele ve gözlemleri sokmuş olması. Ve bunu gayet inandırıcı,
basit ve şairane bir şekilde yapıyor olması. Bir İngiliz gazetesinin
dediği gibi Skinner, "Clubber'ların Shakespeare'i"... devamı |
| INTERPOL
"Antics" - Interpol'un vokalisti Paul Banks,
tüm zamanların gelmiş geçmiş en iyi albümlerinden biri olan "Turn On
The Bright Lights"da yer alan NYC'de "Artık top bende/Parlak ışıkları
yakın" diye yakarıyordu. "Hayatımda daha fazla değişiklik olmalı" diye
de not düşüyordu ardından. Ve aradan geçen iki yıl gösterdi ki,
Banks'in dileği fazlasıyla gerçekleşmiş durumda. The Strokes ve Yeah
Yeah Yeahs gibi hemşerileriyle New York'tan aynı dönemde çıkan dörtlü,
karanlık ve muğlak müzikleriyle sadece deşilgen ruhların içini oymakla
kalmamış, aynı zamanda giyimleri, kuşamları ve duruşlarıyla da
"cool"luk mertebesinin zirvesine oturmuşlardı... devamı |
| WILCO "A Ghost
Is Born" - Wilco'nun yeni albümü "A Ghost Is
Born"da, Jeff Tweedy "En iyi grup hiçbir zaman plak anlaşması
yapamayacak / O kadar iyiler ki, onları asla bilmeyeceksin / Bir kere
bile sahneye çıkmadılar, radyoda duyamazsın onları" derken muhtemelen
bir evvelki şaheserleri, "Yankee Hotel Foxtrot"tan bahsediyor. Uncle
Tupelo'nun külleri üzerine inşa edilen bu Chicago'lu grup, dördüncü
albümlerini kaydettikten sonra plak şirketleri tarafından fazla
karamsar ve işe yaramaz bulunup kapının önüne konmuştu. Bunun üzerine
grup, geri adım atmak yerine şarkıları internetten hayranlarına
ulaştırmış, albümün kült statüsüne ulaşması üzerine de Nonesuch Records
aracılığıyla tekrar piyasaya sürmüştü. Sonuç: Albüm, hem grubun en çok
satan albümü oldu, hem eleştirmenlerce çok beğenildi hem de müzik
endüstrisine bir güzel kapak oldu... devamı |
| TALKING HEADS
"The Name Of This Band Is Talking Heads" - Stephen Demorest, Talking Heads'in
"More Songs About Buildings And Food" albümü ile ilgili eleştirisinde
Robin Wood'un "Sapık" filmi hakkında yazdığı yazıyı alıntılar: "Filmin
en önemli dertlerinden biri de normal ile anormal arasında süregelen
ilişkiyi hissetirmektir: Yani obsesif -kompulsif Marion Crane ile
psikotik Norman Bates'in ilişkisini". "Ya da" der Demorest, "Diğer bir
deyişle, Anthony Perkins'in Janet Leigh'ye o meşhur duş sahnesinde
dediği gibi: 'Hepimiz kendi kişisel tuzağımızda yaşıyoruz'".
Demorest'in böyle bir benzetme yapmış olmasının nedeni Talking Heads'in
ilk önemli çıkış şarkısının, ki kendisi bu ülkede en iyi bilinen
Talking Heads şarkısıdır, Psycho Killer olması değil (Ne de şarkının
bir kehanet gibi "Son Of Sam" takma adıyla '77 yazını New York'a
cehennem eden David Berkowitz hikâyesinin arifesinde çıkmış olması)... devamı |
| THE CONCRETS
"The Concretes" - İsveç Avrupa'nın Adana'sı olabilir
mi acaba? Ve nedeni aynı sebepten, yani sıkıntı ve sosyal
alternatifsizlikten kaynaklanıyor olabilir mi? Zira kıtanın bütün
popüler müzik kontenjanını neredeyse tek başına orası oluşturuyor. ABBA
ile başladı bu furya. Ardından -ne kadar aklımıza getirmek istemesek
de- Europe, Roxette ve Ace of Base gibileri geldi. Arada The Cardigans
büyük sükse yaptı. Son zamanlarda ise The Hives ve Soundtrack Of Our
Lives'ın adı sık sık telaffuz edilir oldu... devamı |
| TOM WAITS "Real
Gone" - Garip bir milletiz. Bazı adamları
severiz. Nedeni muammadır. Hatta, zorlasanız ve zorlasak, bütün
dünyanın aksine, memleketimizde pop yıldızlığına dahi yükseltebiliriz
bu zatları. Mesela Nick Cave. Kafayı Tanrı kavramıyla (tabii ki
Batı'nın Tanrı kavramı bu) bozmuş, hafif ölüseviciliğe kaçacak kadar
kan düşkünü bir deli olmasına rağmen ayılıp bayılırız ona. Ya da Tom
Waits. Güncel müziğin en eksantrik adamlarından biridir, hiçbir yaptığı
bir diğerine benzemez. Ne dediği desen zor anlaşılır. Ama o da, bu
ülkede hatırı sayılır bir grup insan için bize Tanrı'nın bir lûtfudur... devamı |
| THE CLASH
"London Calling" - Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi
albümü nedir diye sorsalar, cevabım tereddütsüz "London Calling" olur.
Peki, gelmiş geçmiş en iyi albüm kapağı? Bildiniz; "London Calling". Ve
evet, dünya yüzüne gelmiş en iyi grup, elbette ki, The Clash'dir, bunu
tartışmam bile. Biraz taraflı bir açılış oldu değil mi? Doğrudur. Ama
bize "taraf" olmayı, saflarımızı belirleme gerekliliğini popüler
müzikte The Clash gösterdi. Tarafsızlığın kabullenişe, kayıtsızlığın
omurgasızlığa, sessizliğin tavırsızlığa yol açtığını bu abilerle
öğrendik. O yüzden de söz konusu The Clash ve onların rock 'n' roll'u
fethettiği an olan "London Calling" olunca "tarafsız" olmak, olsa olsa
güreşten kaçmak olur... devamı |
| THE MUSIC
"Welcome To The North" - The Music birkaç yıl önce müzik
piyasasının ortasına düştüğünde bomba etkisi yaratmıştı. Bir yanda
indie rock formatı, öbür yanda karşı konulmaz bir dans müziği
çıkarmışlardı karşımıza. Bunun sonucu grup, hem indie hem de dans
müziği severler tarafından kabul gördü ve ayrıca da döneminin en önemli
gruplarından birisi olarak anılmaya başladı. Kendi adlarını taşıyan ilk
albümleri U2'nun "Pop" albümü ile gerçekleştiremediği hayaldi adeta.
Hem en babasından rocktı hem de dansın Allahı... devamı |
| NICK CAVE
"Abbatoir Blues & The Lyre Of Orpheus" - Tek bir cümle: Nick Cave'in yeni
(çifte) albümü, "The Boatman's Call"dan beri yaptığı en iyi albüm.
Hatta bazı açılardan ondan bile daha çekici. "Boatman's Call"ın derdi
belliydi: Bir hatuna olan aşk ve araya sıkıştırılmış bir tane tanrı
konulu şarkı ('There Is A King'). Hatta hatunun kim olduğu bile
biliniyordu: PJ Harvey. Haliyle Nick Cave'in yapmış olduğu en iyi
çalışmalardan biri olmasına rağmen ne bir gizem vardı albümde, ne ona
özgü varoluşa yönelik sorgulamalar ne de genel bir heyecan... devamı |
| KINGS OF
CONVENIENCE "Riot On An Empty Street" - "Satışlar biraz düşecek/ve patron
bundan hiç hoşlanmayacak/ama yine de kendimi alıkoyamıyorum / mükemmel
bir biçimde birbirine geçen o yumuşacık iki sesi dinlemekten" diye
açılıyor Kings of Convenience'ın ikinci albümü "Riot On An Empty
Street". Gerçekten de şu dört dizeden grubun ne yaptığı, ne ettiği
anında anlaşılıyor... devamı |
| THE CURE “The
Cure” - İlk gençliklerini 80'lerde geçirmiş
olanlar, şu aralar en mutlu zamanlarından birini yaşıyor. Nasıl olmasın
ki? İlk önce alternatif müziğin en büyük kahramanlarından The Smiths'in
efsanevi vokalisti Morrissey yedi yıllık bir aradan sonra ilk albümünü
çıkardı (Ne albüm ama!). Ardından da şimdi, yine, alternatif müziğin en
büyük kahramanlarından The Cure uzun bir aradan sonra yeni albümünü
yayınladı (ve ne albüm ama!)... devamı |
| PJ HARVEY
“Uh-Huh Her” - PJ Harvey, kendi kişisel şahaserini
bir önceki albümü "Stories From The City, Stories From The Sea" ile
gerçekleştirmişti. Hem insanın tüylerini diken diken eden o yalın
ürkünçlük hem de müziği ve sesindeki o sımsıcak oturmuşluk, sadece
hayranları tarafından değil, müzik çevrelerince de bir başyapıt olarak
ilan edilmişti... devamı |
| PATTI SMITH
“Trampin' ” - Kadının en sert, güçlü, tutkulu,
ödünsüz hali Patti Smith. Kadının en kadın hali. Androjen görünümlü bir
serseri olarak koyulduğu bu rock 'n' roll otoyolunda bugün geldiği
müşfik, insanı kucaklayan, anaç bir azize olma noktasında dahi bu hep
böyle oldu. Herkesten ve her şeyden şüphe edebildik hayatımız boyunca.
Patti'den asla!... devamı |
| THE DARKNESS
“Permission To Land” - The Darkness'dan nefret etmek
kolay; zevksiz ve zırva görüntüleri, kıyafetleri, tavırları, imajları
ve bütün bunların müziklerinin önünde olması, müziklerinin "çal, eğlen,
oyna, umurumda mı dünya" havasında olması, cinselliğin bu kadar
milletin gözünün içine sokulması, arsızlığa varan bir kendini
beğenmişlik, bayağı, midesiz halleri diye başlayıp yazının sonuna kadar
bu tür nefret sıfatlarını grubun üzerine kusup derdimizi anlatabiliriz... devamı |
| SCISSOR SISTERS
“Scissor Sisters” - Parti zamanı! Disko geri döndü ve
bu sefer intikamını fena alacak gibi. Village People'ın 2004 modeli
görünümlü Scissor Sisters (Argo anlamı: lezbiyenler) 80'lerde
bıraktığımız cinsiyetsizliğin, aşırı cinselliğin, hedonist popun
dalgalarını bir kez daha üzerimize salıyor. Ancak bu sefer bariz bir
farkla; müziğe hakim ve zeki bir şekilde... devamı |
| THE COOPER
TEMPLE CLAUSE “Kick Up The Fire, And Let The Flames Break Loose” - Herşeyden etkilenen ve herşeyi aynı
anda yapmaya çalışan bir grup Cooper Temple Clause. Haliyle bunun bütün
sevaplarını ve günahlarını beraberinde taşımak zorunda. Yine de, hiç
bir şey olmasa bile, sırf gösterdikleri cesaret ve gördükleri
boşlukları doldurmaya çalışan yapıları açısından takdire şayan bu
İngiltere'nin Reading dolaylarından çıkma genç altılısı... devamı |
| VAN MORRISON
“What Is Wrong With This Picture” - Müzikseverler arasında Van
Morrisson adını duyup da şapka çıkarmayacak pek kimse yoktur herhalde.
Tabii Morrison'un bu mertebeyi sadece mütevazi kişiliği sayesinde
edindiğini söylemek yanlış olur... devamı |
| R.E.M. “The Best Of R.E.M.” - Rock müzik her zaman felsefesi ile
anılır; en azından ciddi mevzuları kolayca hazmettirdiği doğrudur.
Gerçi kimi zaman felsefe diye, bazı müzisyenlerin vasıfsız çocukluk
anılarına, ya da doyurulmamış cinsellikten müteşekkil sığ bilinç
altlarına katlanmak zorunda da kalabiliyoruz. Bu tip acemi filozoflara
ülkemizde de bolca rastlamak mümkün. Tabii R.E.M. müziğini böylesi
yetersizliklerle birlikte düşünmemek gerekiyor... devamı |
| YEAH YEAH YEAHS
“Fever To Tell” - Bu grup, kişiyi harekete sevk eden,
oldukça hiperkatif bir yapıya sahip. Solistleri Karen O ise PJ Harvey
havalarında gezen ve vücudundaki bütün enerjiyi canla başla tüketen bir
hatun... devamı |
| BLACK REBEL
MOTORCYCLE CLUB “Take Them On...” - 2001 yılında, Amerikan ve İngiliz
müzik dünyasının kuralları, metal ve türevleri tarafından
belirleniyordu; fakat B.R.M.C., o dönem yaptığı glam / psychodelic /
space Rock alaşımlı albümüyle, eski köye yeni adetler getirmişti... devamı |
| CHEMICAL
BROTHERS “Singles 93-03” - İngiliz dans müziğinin en önemli
isimlerinden biri olan Chemical Brothers’a ait tüm single’lar, bu
albümde toplanmıyor. Şarkı listesinde, Song To The Siren, Chemical
Beats, Setting Sun, Black Rockin Beats gibi seçme parçalar yer alıyor... devamı |
| KOSHEEN
“Kokopelli” - Ekip, “Resist” albümünde yaratılan
ve epey ilgi gören drum&bass etkileşimli dance müziğini bir kenara
bırakıp, yeni ver sert bir soundla, oldukça büyük bir risk altına
giriyor... devamı |
| ENIGMA “Voyageur”
- New Age türünün tartışmasız en
büyük isimlerinden biri olan Enigma, son albümünde sevenlerine biraz
daha farklı tonlarda seslenmeyi uygun görmüş. Minumuma indirgenen etnik
öğeler, artan pop çağrışımları ve Cretu’nun sesinin de enstrüman
listesinde yer alıyor oluşu, 2003 model bu soundun belirleyicileri
olarak gösterilebilir... devamı |
| LOU REED “NYC
MAN” - ‘Satellite Of Love’ ve ‘Walk On The
Wild Side’ gibi eserleri de içeren 2 CD’lik muhteşem bir Lou Reed
kolleksiyonu! Hayranlarının zaten kaçırmayacağı, bilmeyenleri ise Lou
Reed görkemi ile tanıştıracak, oldukça önemli bir fırsat... devamı |
| RADIOHEAD “Hail
To The Thief” - Ne zaman insanlar Radiohead
hakkında konuşacak olsalar, genelde derinliği olan cümleler kurmaya
özen gösterirler. Tabi bu kaygının oluşmasında, grubun kendini ifade
etme biçimi olarak kullandığı karmaşık ve üstü kapalı dilin de büyük
katkısı var. Fakat grubun son albümü, kapalı ve derin söylemleri bir
kenara bırakın, lafı gevelemeyen açık ve politik bir tavır sergiliyor... devamı |
| PLACEBO
“Sleeping With Ghosts” - Placebo’nun gelişim süreci hakkında
yapılan eleştirilerin vardığı ortak nokta, grubun edindiği ortak
mertebeyi “Without You Nothing” adlı albüme borçlu olduğudur. “Black
Market music” ise grubun dinleyici kitlesine her zaman daha ileriyi
hedeflediğini kanıtlamak iddiasıyla piyasaya sürüldü. Ama evdeki hesap
çarşıya uymadı... devamı |
| BEN HARPER
“Diamonds On The Inside” - Ben Harper’dan anında kana karışan
geyet kozmopolit bir çalışma daha. Sanatçının son albümü için,
gündemdeki birkaç müzik akımının haricinde kucaklamadık hiçbir tür
bırakmamış desek yeridir... devamı |
| CALEXICO “Feast
Of Wire” - Albüme uzun vadede kişiyi neşe
kaybına uğratan hüzünlü ve kasvetli bir atmosfer hakim. “Feast Of
Wire”ın alışılageldik bir çok müzik türünü, elinin yüzünün akıyla kendi
istediği yörüngeye sokmayı başaran verimli bir çalışma olduğu
söylenebilir... devamı |
| İLHAN ERŞAHİN
“Temple Of Soul Sessions” - Norah Jones’u çoğumuz Grammy
ödülleri sayesinde tanıdı. Böylesine güçlü bir sesin ilk kez farkına
varanlardan birinin ünlü saksofoncu İlhan Erşahin olduğunu biliyor
muydunuz? Bilmiyorsanız tam öğrenme zamanı çünkü sanatçıya ait, toplam
20 şarkıdan oluşan gıcır gıcır iki CD’lik muhteşem bir yapıt şu sıralar
piyasada... devamı |
| DAVE GAHAN
“Paper Monsters” - Hatırlayacağınız üzere kısa bir
zaman önce, ilk olarak Erasure’ın “Other People’s Songs”, ve hemen
akabinde Martin Gore’un “Counterfeit 2” adlı cover çalışmalarını
dinleme fırsatı bulmuştuk. Zamanında hatırı sayılır yapıtlara imza
atmış olan bu müzisyenlerin elbette tek amaçları biriken faturalarını
bu yolla ödemek değildi... devamı |
| LAMB “What
Sound?” - Lamb’in kim olduğunu açıkça
biliyorsunuz ve onların tamamen farkındasınız. Bu 3. albümleri ve hemen
bir sonrakine çoktan yoğunlaşmaya başlamışlar bile. Ancak What Sound?
daha öncekilere göre biraz daha farklı: stresten, yoğunluktan uzak... devamı |
| THE WHITE
STRIPES “Elephant” - White Stripes 2003’ü en iyisi
olmaya aday. Önceki albümleri White Blood Cells, White Stripes’ın The
Strokes’la beraber rock’n’roll’un yeni kurtarıcıları ilan edilmesini
sağlamış, aynı zamanda arkalarından gelecek onlarca grubun (Vines,
Hives, Liars, Libertines, Hot Hot Heat, Yeah Yeah Yeahs...) da önünü
açmıştı... devamı |
| TINDERSTICKS
“Can
Our Love...” - “Can Our Love..” ‘Dying Slowly’
şarkısıyla açılıyor. Eski Tindersticks işlerini en çok hatırlatan
diğerlerine göre daha karanlık bir şarkı bu. Varoluşçu romantizmin
umutsuz küllerini üzeimize serpen şarkıda Staples’in vokali de eskiyi
andırırcasına acıyan koyu renkli bir yordam izliyor... devamı |
| TINDERSTICKS
“1st Album” - Debut’ların alası Tindersticks “1st
Album” çıktığı sene her şeyi ezdi geçti. Melody Maker’da Nirvana ve
Pearl Jam’i geride bırakıp yılın albümü seçildiğini bırakın, bütün
müzik dergileri böyle bir albümle karşılaşmadıklarını yazıyordu... devamı |
| JOY DIVISION
“Closer” - Closer piyasaya sürülmeden hemen
önce, şarkıcı ve söz yazarı Ian Curtis kendini astı. Sanırım diğer pop
starlarından farklı olarak, lirikleri sayesinde yaşadı ve öldü... devamı |
| JOY DIVISION
“Unknown Pleasures” - İngiltere’de punk’ın erken
dönemlerinde ortaya çıkan Joy Division punk kulvarındaki diğer
grupların aksine enerjisi düşük bir grup. Ağır aksak yankılı bateri
tempoları, tıngırdayan gitarlar, değişmeyen sabit bass melodileri.
Fakat Joy Division’ın müziği ancak son faktör olan Ian Curtis eklenince
tamamlanabiliyor; müzik tarihinde tamamlanabiliyor; müzik tarihinde
düşünülemeyecek kadar büyük bir hüzün tabakası... devamı |
| PORTISHEAD
“Dummy” - Portishead’in debut’u tek kelimeyle
inanılmaz. Geoff Barrow’un hip-hop sevgisinden kaynaklanan klostrofobik
havalar taşıyan karanlık tempolar ile klasik şarkı sözü yazarı/vokalist
ekolünde olan Beth Gibbons’ın hayranlık uyandırıcı sentezi Dummy’de
insanı direkt beyninden vuruyor... devamı |
| MASSIVE
ATTACK “Blue Lines” - Blue Lines, hip-hop, funk, soul,
dub ve reggae’yi kendilerine özgü rap stili ile füzyon yapan Massive
Attacak’in şeytanı baştan çıkarıcı albümü... devamı |
| BELLE &
SEBASTIAN “Tigermilk” - Tigermilk hakkında ne söylenebilir
ki, bir şeyler yaratma arzusu ile dolup taşmış birkaç İskoç’un
kolejlerinin son yılında yaptığı ve bin kopyasını bastırdığı bir albüm... devamı |
| AIR “Moon Safari” - Moon safari “Air”sal bir yaşam
tarzı içinde sahip olunması gerekli en önemli aksesuar. Müziğin ritmi
ile sarhoş olunabileceğinin en büyük kanıtı. Moon Safari 60’ların
French popunun, 70’lerin Philly ruhunun (umursamazlık, iyi müzik, resim
ve edebiyat sevme felsefesi) ve 80’lerin Eurodisco’sunun kesiştiği
noktada... devamı |
| VIOLENT
FEMMES “Violent Femmes” - Violent Femmes’in kendi adını
taşıyan debut’u aynı zamanda Violent Femmes’in en iyi albümü. Akustik
müziğe punk havasını taşıyan ilk gruplardan biri olmaları bu albümde
hemen göze çarpıyor... devamı |
| PJ HARVEY “Rid
Of Me” - Yeovil’in Polly Harvey’i,
hakimiyetiyle şimdiye kadar habersiz sanatı, acınası ıstırabıyla
seksüel yanını kullanarak gerçek hüznü oluşturuyor... devamı |
| THE CHEMICAL
BROTHERS “Come With Us” - Dans müziği, şu anın nostaljisinde
ciddi bir salgın. Her ne kadar The Chemical Brothers eski günlerden
konuşsa da dördüncü albümden sonra acımasız bir şekilde dans pistinde
müzikle birlikte kabiliyet karışımlarını sergiliyor... devamı |
| PINK FLOYD “The
Final Cut” - Pop müziklerinin tahammül ettiği
bir diğer özellik, iyimserliğin verdiği heyecan ve coşturucu
yetenektir. Ancak bundan kimse besteci Roger Waters’a bahsetmemiş... devamı |
| R.E.M.
“Out Of Time” - Pek çok kişinin R.E.M ile tanıştığı
albümdür “Out Of Time”. Losing My Religion’ın, Shiny Happy People’ın,
Radio Song’un sırtından geçinen albümün diğer parçaları dikkate
alınmamışlardır... devamı |
| U2 “The Jashua
Tree” - Yayınlandığı yıl Grammy Ödülü’nü
aldılar. Politik mesajlarını arkada bırakan grup daha çok karmaşık
insan ilişkileri ve kişisel unsurlar üzerinde durdu bu albümde... devamı |
| LEONARD COHEN
“Death Of A Ladies Man” - Yaygın olan mite göre Cohen
albümleri ikna kabiliyeti yitirmiş çarpık fikirlerle doludur. Ama bu
“Death Of A Ladies Man” için geçerli değil prodüksiyonunu beyni
sulanmış prodüktör Phil Spector yapmış... devamı |
| THE THE “Soul Mining” - Her şeye rağmen Matt Johnson büyük bir yıldız ve Thatcher’ın çocuklarının vicdanı olabilir gibi görünüyor. Yazık ki, her şey yanlış gidebilir, ama Soul Mining’in paranoyası ve klostrofobisi Duran Duran’a bir alternatifti... devamı |
BRIT ROCK TR - Brit, Indie, Alternative, Post Punk, Punk Rock, Synthpop, Krautrock, New Wave, Progressive, Industrial, Psychedelic, Trip Hop, Drum & Bass, Electronic, Lo-Fi, Downtempo, Ambient, Chill Out, Psychill, World, New Age, Ethnic, Jazz


