VIZZZZZZ
close

ÜST PANEL

Morrissey, Radiohead, Björk, Jeff Buckley, Portishead, Nick Cave
Brit Rock TR
Module Information
  • module position: "cpanel"
  • max width: 600px
  • max height: 260px
Configuration
Use the template configuration to turned off the Top Panel. How does it look? Click here!


BRIT ROCK TR - Brit, Indie, Alternative, Post Punk, Punk Rock, Synthpop, Krautrock, New Wave, Progressive, Industrial, Psychedelic, Trip Hop, Drum & Bass, Electronic, Lo-Fi, Downtempo, Ambient, Chill Out, Psychill, World, New Age, Ethnic, Jazz


ALBÜM TANITIMLARI
Aşağıdaki yazıların tamamı yazarlarının izni ile yayınlanmaktadır.

RADIOHEAD "IN RAINBOWS" - Radiohead'in sağ gösterip sol vurmasına alıştık artık. 15 senelik bir kariyeri arkasında bırakan bu İngiliz beşlinin yaptığı her albüm, ortaya koyduğu her nota birikintisi hep farklı bir dünyanın kapılarını zorlayan, bir evvelkini yıkan, bir sonraki hakkında en ufak bir ipucu vermeyen koca bir gizem olarak durdu önümüzde. Kimi zaman küstahça, kimi zaman samimiyetle. Pink Floyd'dan sonra gelen belki de en progresif popüler rock grubu olan Radiohead'in tahammül edemediği yegâne şey sıradanlık, tekdüzelikti... devamı

THOM WAITS "ORPHANS"  - Tom Waits kimdir, bilen tanıyan var mıdır gerçekten? İlk albümü Closing Time'ı çıkaralı neredeyse 25 sene olmuş. Ama o tarihten bu yana o kadar farklı Tom Waits'lerle karşılaştık ki, bir tarifte bulunmak oldukça zor. İlk çıktığında beat kuşağının en önemli ozanlarından biri olmuşken o bir anda erişkinlerin kulüplerinde Sinatra'nın antitezivari karanlık bir gösteri sergilemeye başladı. Tam ona alıştık bu sefer 1980 tarihli Heart Attack & Vine ile alternatif rock'ın belki de açılış maçını oynadı. Hikâyenin hepsini anlatmaya gerek yok. Farklı kayıt sistemleri üzerine yaptığı denemeler, kabareler, kendisinin "kübist funk" olarak adlandırdığı son albümü Real Gone'da sergilediği ritmik sesler dalgası ve daha nicesi... devamı

AMERICAN HARDCORE: THE HISTORY OF AMERICAN PUNK 1980-1986 - Punk rock'ın doğum yeri Amerika, daha doğrusu New York'tur. Ama onu dünyaya bir alternatif dünya hayali olarak sunan İngiltere ve onun işçi sınıfından çıkan asabi yeniyetmeler oluşturdu. Ne var ki, punk hayali kısa süren bir düştü. Elbette ki, endüstri bu kadar ilgi gören bir oluşumu alıp etrafını yontacak ve geniş kitleler tarafından tüketilen bir meta haline getirecekti. Sonuç, 80'lerin gözdesi new wave oldu... devam

ARCTIC MONKEYS "WHATEVER PEOPLE SAY I AM, THAT'S WHAT I'M NOT"  -  Bir rock 'n' roll grubu insana ne ifade edebilir? Kimine göre özgürlük hissi. Bir tutam nefes, bir yudum kaçış, bir anlık deşarj. Ya da hayatın sunduğu bütün zalimliğin altında aciz bir halde kalındığı anda uzatılan bir dost eli, yarenlik hissi. Belki de tutku, samimiyet. Ya da belki ve sadece kendinden geçme hali... devamı

RED HOT CHILI PEPPERS "STADIUM ARCADIUM"  -  Red Hot Chili Peppers'i kariyerlerinin başında seyretmiş olanlar, bu Kaliforniyalı funk-punk grubunun geldiği noktayı hayretle izliyor olmalı. Sahneye sadece münasip yerlerine takılmış çoraplarla çıkan bir grubun, aradan geçen yaklaşık 25 sene sonunda 50 küsur milyon albüm satmış, dünyanın en büyük gruplarından biri haline gelmesi çok da mantıklı gelmiyor insana. Ancak grup, muhtemelen kendilerinin dahi inanamadığı bir noktaya gelmiş durumda... devamı

MORRISSEY "RINGLEADER OF THE TORMENTORS" -  Bir geri dönüş klasiği olan 'You Are The Quarry'nin öne çıkan şarkılarından 'The World Is Full Of Crashing Bores'da "Beni kollarınıza alın ve sevin beni" çağrısında bulunuyordu Morrissey. Aradan geçen iki yıl gösterdi ki, bu çağrısı cevapsız kalmadı. Yedi yıllık bir aradan sonra çıkan ilk albümü 'You Are The Quarry' sadece Morrissey'e iade-i itibar sağlamakla kalmadı, aynı zamanda "Moz" efsanesini yeniden diriltti. Çünkü hiçbir zaman bir arzu nesnesi olmadı Steve Patrick Morrissey. Daha ziyade bir özlemdi. Naifliğe, zekâya, zerafete, iflah olmaz bir romantizme duyulan özlemdi... devamı

RICHARD ASHCROFT "KEYS TO THE WORLD" -  The Verve, 90'ların sonunda infilak edip hayatına nokta koyduğunda şüphesiz ardından ağıt yakanların sayısı bir hayli fazlaydı. Doğru ya, 90'lar dönemi Brit pop gruplarının belki de en iyisiydi. The Stone Roses'dan daha ulaşılır, Oasis'ten daha zeki, geri kalanlardan da daha hâkimdi yaptıkları işe. Ancak bütün umut vaat eden grupların yaşadığı ortak bir sorunu vardı grubun: Kendini Tanrı'dan daha büyük gören, egosu şişik bir lider. Karizmatik Richard Ashcroft'un vücudunda hayat bulan bu şişkin ego, The Verve'e, özellikle 'Urban Hymns' döneminde cennetin kapılarını açmasına açtı, ama hemen ardından da tepetaklak yuvarlanıp intihara sürüklenmesine neden oldu... devamı

THE STROKES "FIRST IMPRESSIONS OF EARTH" -  The Strokes: Rock 'n' roll'u kurtaran grup, yeni yüzyılın ilk rock ateşininin fitilini yakan, "cool"luk kavramına yeni bir boyut getiren, New York'u bir kez daha alternatif müzik dünyasının merkezine oturtan yaramaz çocuklar çetesi. Öbür tarafta şişirilmiş koca bir balon, piyasa baronları ve medya beklentileri altında ezilmiş bir şarlatanlar birlikteliği. Rock 'n' roll'u sömüren şımarık, zengin, züppe veletler ordusu. Kim bilir? Ancak bilinen şu ki, son dört-beş senedir başka hiçbir grup bu kadar konuşulmadı, hiçbir müzisyen hakkında bu kadar uç noktalarda tartışma yaratılmadı... devamı

MANO NEGRA "BEST OF MANO NEGRA" -  Mano Negra. Bir alternatif dünya diyarı. Muhalif ama asık suratlı değil. Geçmişine bağlı ama her daim taze. Hiçbir yere ait değil ama dünyanın bütün mahallelerine komşu, arkadaş. Bir seyyah çetesi, dünyaya armağan edilen bir kültür projesi, seda arsızı, küreselleşmenin alternatif tanımı. Eski arkadaşlıkların en yakışıklı olanlarından. Özlememek elde mi?... devamı

ROSANNA CASH "BLACK CADILLAC" -  Dünya çapında ikon olmuş bir müzisyenin çocuğu olmak zor iş olsa gerek. Hele o çocuk da müzisyenliği seçmişse. Devamlı üzerinde dolaşan bir gölge, devamlı ensesinde hissedilen bir nefes. Johnny Cash'in en büyük kızı Rosanna Cash'in yaklaşık 30 yıldır yaşadığı hayat böyle bir hayat. Ancak Rosanna Cash ne John Lennon'ın büyük oğlu Julian Lennon gibi bir olamamışlık hikâyesine imkân verdi ne de Bob Dylan'ın oğlu Jakob gibi ikinci sınıf bir müzisyen olarak kaldı... devamı

BRUCE SPRINGSTEEN "LIVE 1975-85" -  Bir buçuk yıl boyunca bir sapık gibi gözetledim onu. Her gün okul çıkışında soluğu dibinde aldım. Her seferinde ayakkabımın takıldığı halıyla kaplı o uzun dar plakçıda. "S" bölümün önünde. Her gün dokundum ona, ay be ay o tek kopyanın fiyatındaki inişi takip ettim, biraz hüzünle ama daha ziyade giderek artan bir korkuyla. Acaba biri alır uzaklaştırır mıydı onu benden? Her gece yatakta onu düşledim, umarsız, platonik bir âşık gibi.... devamı

JEFF WAYNE "Jeff Wayne's The War Of The Worlds" - Eğer eşiniz, sevgiliniz, erkek kardeşiniz senfonik rock ve bilimkurguya takmış bir müzikal ucubeyse, o halde bu yılbaşı şans yüzünüze gülmüş durumda. Hediye arayışlarına son verebilirsiniz. Çünkü Jeff Wayne'nin, H.G. Wells'e ait "The War Of The Worlds/Dünyalar Savaşı"nın müzikal uyarlaması ilk basımından 27 yıl sonra devasa bir "Collector's Edition" hüviyetinde tekrar müzik dükkânlarında. O da ne diye soruyorsanız size şunu soralım hemen: 32. Gün'ün müziğini hatırlıyor musunuz? Aklınıza geldi hemen, değil mi? İşte bu o. Bugüne kadar yaklaşık 13 milyon satmış, İngiltere listelerinde 260 hafta üst üste yer almış... devamı

EURYTHMICS "The Ultimate Collection" - Malum yılbaşı yaklaşıyor. Ve herkes gibi müzik endüstrisi de hediyeliklerini ortaya saçmaya başladı. Bunların başında da yıllardır, özenle kullanılan bir yöntem olan "best of.." konsepti gelir. Ki Noel için olsun, yılbaşı için olsun alışveriş merkezlerini kıyamet öncesi stok yaparcasına yağmalayan kitlelerden bu piyasa da bir nebze olsun faydalanabilsin. Gerçi bu sene geçtiğimiz birkaç seneki gibi "güçlü" "best of..."larla karşı karşıya değiliz ama (nerede o geçtiğimiz senelerin Elvis, U2, The Rolling Stones "best of.."ları, di mi ama?) yine de her plak şirketi elindeki kadrodan bu yılın son maçına da mümkün olan en iyisini çıkarabilmek gayretinde. ... devamı

FRANZ FERDINAND “You Could Have It So much Better... With Franz Ferdinand” - Alex Kapranos ve arkadaşları İngiliz müzik basını literatürüne “Franz” çekmek kavramını sokmuş bir grup. Doğru dürüst bir pazarlama bütçesi olmayan Franz Ferdinand, sadece kulaktan kulağa yayılarak bir fenomen haline geldi, kendi adlarını taşıyan ilk albümleri, sadece Britanya’da iki milyon sattı, kulaklarını hangi elleriyle kaşıdıkları bile (özellikle NME tarafında) haber oldu ve her şeyden öte bağımsız rock’n’roll janrı, yani “indie” tekrar eski popülariteine kavuştu. İsim babaları Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Arşidükü Franz Ferdinand’ın vurulması nasıl I. Dünya Savaşı’nın başlamasını tetiklediyse, ondan yıllar sonra gelen bu Glasgow’lu –pek genç olmayan- dörtlü Britanya’da bir indie devrimini tetikledi. Haliyle onların ardından çıkan Bloc Party gibi, The Futureheads gibi bağımsız gruplar hep aynı soruya maruz kaldı: “Acaba ‘Franz’ çekebilecekler mi?”, “Bu yılın ‘Franz’ını kim çekecek?”... devamı

BOB DYLAN "No Direction Home; The Bootleg Series Vol.7" - Nasıl biliriz Bob Dylan'ı? Bilir miyiz bir kere? Tanışıklığımız vardır aslında ama yine de pek rağbet etmeyiz ustaya. Bir kere bet seslidir (daha doğrusu bize öyle yutturur Bob abi), ki biz ulus olarak yok kadife olsun, yok şeftali, öyle seslerden hoşlanırız (bkz. Julio Iglesias). İkincisi, dediğinden de zaten hiçbir şey anlamayız. Kullandığı o sözcükler "conversation" derslerinde öğretilmemiştir bize. Üçüncüsü, şarkıları bize göre istenilen tempoda değildir, kanı kaynayan bir milletin çocukları olarak durağan gelir, kedi mırıltısı hissi yaratır ki, bize hiç gelmez böyle şeyler... devamı

SUFJAN STEVENS "Illinois" - Sufjan Stevens bağımsız ve alternatif müzik piyasasının en nevi şahsına münhasır kişiliği herhalde. Dini bütün, uçuk, deneysel, karmaşık, iddialı; şu ana kadar hakkında sarf edilen tanımlardan sadece birkaçı. Ancak bu tanımlar her türlü müzik türünün üstesinden gelmeye muktedir Detroit'li genç folk dâhisinin zaafları olarak değil, aksine meziyetleri olarak sunuluyor. Her geçen sene adı biraz daha fazla duyulan, Stevens'in beşinci albümü 'Illinois' ise artık müzik piyasasında genç bir dâhinin varlığını dosta düşmana kabul ettirmiş durumda... devamı

ANTONY & THE JOHNSONS "I Am A Bird Now" - New York şehrinin dünyaya armağan ettiği en özel ve en güzel insanlardan biri Antony. Bir travesti olması değil onu özel kılan. Ne kabare müziğini muazzam bir hüner ve düzenlemeyle çekilir kılması ne de başta Lou Reed olmak üzere geniş ve fiyakalı bir hayran kitlesine sahip olması. Onu bu kadar özel kılan ve grubu The Johnsons ile yaptığı ikinci albümü, 'I Am A Bird Now' ile İngilizlerin prestijli Mercury ödülünü almasının başlıca sebepleri basit aslında: İnsanı tek bir notayla hüngür hüngür ağlatabilen Tanrı armağanı tenor sesi ve bu sesi olabildiğince içten kullanmadaki niyeti ve ısrarı... devamı

RICHARD HAWLEY "Cole's Corner" - Bir plak şirketinin nihai ıslak rüyası: Öyle bir müzisyen çıkarabilsin ki, hem 7'den 70'e herkese beğendirebilsin ve satabilsin hem de müzik basını tarafından yere göğe sığdırılmasın, muazzam eleştirilere maruz kalsın, inandırıcılığını koruyabilsin. İşte son albümü, "Cole's Corner"ı, EMI'ya bağlı Mute'tan çıkan Richard Hawley böyle, her şirkete lazım bir adam... devamı

LAURA VEIRS "Year Of Meteors"  - Sesini duyurmak için illa ki bağırmak, kendini gösterebilmek için devamlı göz önünde bulunmak gerekmiyor. Bunu her ne kadar dünyanın geri kalanı ve pop müzik dünyasının büyük bir bölümü algılayamıyor olsa da, özellikle son birkaç yıldır Amerika'dan çıkan bir takım hatunlar bunu gayet başarılı bir şekilde gerçekleştiriyor. 80'lerde Suzanne Vega'nın başını çektiği bu folk ve lo-fi ağırlıklı oluşum 90'larda Mazzy Star (sonrasında grubun vokalisti Hope Sandoval'in hüviyetinde), Kristin Hersh ve Cowboy Junkies sayesinde biraz daha country sedasına yaklaşırken, 2000'li yıllarda bütün bu folk ve country taraflarını saklı tutmak kaydıyla daha pop bir alana kayan yeni bir hareket olarak göze çarpmaya başladı. "Exile In Guyville" dönemi Liz Phair'ine daha yakın olan bu hareket, şu ana kadar Cat Power, Neko Case, Mirah ve Jolie Holland gibi fısıltıyla insanın içini deşen, akustik bir gitarla insan beynini zorlayan, feminist ve muhalif ablalar çıkaradursun, ardından yeni ve taze temsilcilerini yetiştirmekten de geri kalmıyor... devamı

BILLY CORGAN "The Future Embrace"  - Billy Corgan, "alternatif ulus"un en yaratıcı ve özel gruplarından birinin lideri olduğu günlerde "Bütün öfkeme rağmen hâlâ kafesin içinde bir fareyim" diye haykırıyordu. Aradan bayağı zaman geçti. Smashing Pumpkins tarih oldu, hepimize üstüne bir bardak su içmek düştü, ardından Corgan yeni projesi olarak Zwan ile çıkageldi, umudu biraz tazeler gibi oldu ama o proje de grup içi kavgalar, internet sayfalarında -neredeyse canlı yayın tadında- atılan çamurlar sayesinde olgunlaşamadan bitti. Sonuç olarak Corgan orta yaş krizinin ortasında safını almış, geçmişiyle hesaplaşmaya ve de hayatla barışmaya çalışan bir dahi eskisi haline geldi. Ve şu haliyle hâlâ "kafesin içinde bir fare" olabilir ama "öfke"si çoktan kaybolmuş durumda. Bunun müzikal meali de Corgan'ın çıkardığı ilk solo albümü "The Future Embrace" oluyor... devamı

THE MAGIC NUMBERS "The Magic Numbers"  - The Magic Numbers daha yolun çok başında. Yine de bu Trinidad-New York-Londra üçgeninde vücut bulan dörtlü hakkında umutlu bir gelecekten bahsetmek mümkün. Gerek kişi başına düşen saç yoğunluğu, gerekse formasyonları itibarıyla The Mamas & The Papas'ın 2005 versiyonu gibi duran grup, günlük güneşlik ve herkese hitap edebilecek pop şarkıları sayesinde bir "herkesin sevdiği grup" olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Kısacası görüntülerinin ürkünçlüğüne bakmayın (Q dergisinin deyimiyle Mama Cass ile Demis Roussos'un gizli, bilinmeyen aşkının çocukları gibi gözüküyorlar), onlar hayatınıza güneş getirmek için burada... devamı

OASIS "Don't Believe The Truth"  - Oasis'in İngiliz müzik tarihinin en abartılmış grubu olduğu konusunda birçok kişi hemfikir. Ancak bütün bu haddini aşmışlık, ölçüsüzlük durumu ne zaman yeni bir Oasis albümü çıksa kendini geçersiz kılıyor. Bunun sebebi ne tek başına Gallagher kardeşlerin karizmatik ve üzerinde her daim çalışılmış gibi duran sokak çocuğu tavırları, ne iflah olmaz Beatles saplantıları ne de İngiliz basınının dokunduğu her şeyin cılkını çıkaran abartılı ilgisi. Sebebi gayet basit. "Beatles'ın Sex Pistols ile buluştuğu an" olarak lanse edilen grup, yıllar sonra ilk defa pop müziği sahnesine tekrar gitarların başrolde oynadığı bir müzik çıkarıyordu... devamı

GORILLAZ "Demon Days"  - Gorillaz sanat dünyasının en fazla ciddiye alınan karikatürleri herhalde. Baştan sona kurgulanmış bir sanal varlık olarak adını ilk 2001 yılında, önce 'Clint Eastwood' şarkısıyla, sonrasında da kendi adlarını taşıyan ilk albümleriyle, duyurduğunda bir anda ilgi odağı olmuş, bir çok farklı yerden yaratıcılık konusunda tam not almışlardı. Ancak bir çok insan bunun sadece tek albümlük bir çalışma olacağını, kadrosunda barındırdığı insanların nihayetinde kendi asıl mesleklerine döneceğini düşünüyordu. Ne var ki bir albüm, ne kadar sanal karakterler üzerine kurulmuş olsa da, dünya çapında 6 milyon satınca işin rengi değişiyor... devamı

THE ARCADE FIRE "Funeral"  - Diğer konularda bilmem ama müzikte, çok nadiren de olsa, bir şey veya birileri çıkagelir ve kısa bir süreliğine de olsa, size "o" ilk şarkının, ilk grubun verdiği heyecanı, tutkuyu, samimiyeti verir. Gardınız en düşük olduğu sırada, en beklemediğiniz anda. The Clash'i ilk defa dinlediğiniz zaman duyduğunuz heyecanı, Bülent Ortaçgil'in "Benimle Oynar mısın?"ı ile ilk tanışmanızdaki o mucizevi şaşkınlığı yaşarsınız. Ve tekrar umutlanırsınız. Nirvana çıktığında olduğu gibi. Veya Radiohead'in çıkagelmesi gibi... devamı

COLDPLAY "X & Y"  - Evet, artık müzik dünyasının oluşturduğu konsensüse göre Coldplay dünyanın tepesinde. Ki bunun böyle olduğunu anlamak için yeni albümlerine bakmaya dahi gerek yok. İsterseniz geçen bir seneyi şöyle bir anımsayalım, Müzik basını (özellikle ve her zamanki gibi İngiliz olanı) kıştan beri Coldplay'in hazırlanmakta olan yeni albümü ile yatıp kalkıyor. Çıkmasına aylar kala "yılın albümü" olarak ilan edildi bile. Düşünün, albümün çıkış tarihi Şubat'tan Haziran'a ertelendi diye EMI'ın hisse değeri yüzde 16'lık düşüş yaşadı. Daha ortada fol yok yumurta yokken dünyanın en büyük festivali "Glastonbury"ye ana grup olarak yazılmaları da cabası. Öte yandan, vokalistleri Chris Martin'in Gwyneth Paltrow ile olan evliliği de medyayı büyük ölçüde meşgul ediyor... devamı

22-20s "22-20s"  - 22-20s, şimdi değil de, bir dört sene evvel çıkmış olsaydı, tozu dumana katması çok kolay olurdu. Blues müziğini rock 'n'roll enerjisiyle birleştirmekte pek maharetliler. Grubun lideri, Martin Trimble, harika bir şarkı yazarı. Yazdığı şarkılar hem ulaşılır hem de özel. Yaptıkları müzik ise seksi, karanlık ve tutkulu. Kısacası, yeme de yanında yat. Ancak, şu anda dünyayı fethetmeleri o kadar kolay gözükmüyor. Nihayetinde The White Stripes işin blues kısmını adeta tekeline aldı. Garaj müziği de birkaç yıllık bir bombardıman sonunda iyiden iyiye doyum noktasına ulaşmış durumda. Yine de belli olmaz; grup Amerika'da tutulursa -ki olabilir- her şey bir anda değişebilir... devamı

THE BEACH BOYS "The Platinum Collection-Sounds Of Summer Edition"  - Kaliforniya sahillerinin cicili bicili kızlarından oğlanlarına, Amerika'yı etkisi altına alan sörf çılgınlığına, popun altın çağına, psychedelia, uyuşturucu ve en sonunda delirme nöbetlerine, unutulmaya, tekrar hatırlanmaya, dehaya ve nihayet, insanın doğasına dair bir hikâye bu. Bizim buralarda pek kaale alınmasa da, pop müzik tarihinin en önemli mihenk taşlarından birinin, The Beach Boys ve onun dahi çocuğu Brian Wilson'un hikâyesi. Ve bu hikâye şimdilerde EMI'ın çıkardığı 3 CD'lik "The Platinum Collection" ile, ilk defa bu kadar kapsamlı bir şekilde, keşfedilmeyi bekliyor... devamı

BRUCE SPRINGSTEEN "Devils & Dust"  - "Rock'n'roll'un geleceğini gördüm. Adı da Bruce Springsteen". O zamanlar hâlâ Rolling Stone yazarı olan Jon Landau, 1974 yılında yazmıştı bunları. Ve sonra gelecek geçmiş oldu. Springsteen, nam-ı diğer "Patron", 1972 yılında, loş bir otoparkta, bir arabanın üzerinde imzaladığı ilk plak sözleşmesinden bugüne kadar 13 albüm çıkardı, hemen hemen hepsi milyonlarca sattı, stadyum konserlerinin (Rolling Stones ile birlikte) en uzun soluklu neferi oldu, yanlış anlaşıldığı da oldu, gereğinden fazla şişirildiği de. Ama ne olursa olsun, bir şey hiç değişmedi; sunduğu vaat. Hayatın adaletsizliği altında biz ezilmişlere son bir şans, son bir kaçış imkanı sunan o vaat. Haliyle "Springsteen neyi ifade ediyor?" diye sorulsa, ilk akla gelecek cevap "umut" olacaktır... devamı

WILLY MASON "Where The Humans Eat"  - 19 yaşında bir oğlan çocuğu neler yapar? Okuması beklenir ama çoğu zaman yapmaz. Haytalık yapar, kız peşinde koşar, televizyonda MTV ve "The O.C."yi seyreder (diye varsayıyoruz), kolay sarhoş olur, kolay âşık olur, kolay bunalır, vs. Ya da nadiren de olsa, yazacak bir şeyleri olur, söyleyecek iki kelamı bulunur; alır eline kalemi ya da takar gitarın askısını boynuna, bir şeyler anlatmaya çalışır. Ve başarır da. Çünkü bakmayı biliyordur. Sevmeyi, nefret etmeyi, nefes almayı, nefessiz kalmayı. İşte Massachusetts'in turistik adası Martha's Vineyard'dan çıkma Willy Mason böyle bir oğlan. Üstelik, müzisyen bir ailenin evladı olarak 11 yaşından beri müzikle haşır neşir olan Mason, bir dolu genç ozan adayına kıyasla hem daha yetenekli hem de daha şanslı... devamı

LCD SOUNDSYSTEM "LCD Soundsystem"  - Müzik dünyasının en popüler adamı, kafayı inek çanlarına takmış, sahip olduğu binlerce plaklık bir denizin içinde yaşayan, asosyal, sıkılgan bir indie rockçı eskisi olan James Murphy muhtemelen. Müzik basınınca 21. yüzyılın ilk müzikal dehalarından biri olarak kabul edilen Murphy, LCD Soundsystem ve DFA prodüksiyon ekibinin arkasındaki beyin olarak, 2001 yılından beri, bir yandan indie rock janrına yeni bir yön çizerken, diğer yandan da pop piyasasına hakim ulemanın da iştahını açıyor... devamı

THE FALL "50,000 Fall Fans Can't Be Wrong"  - Mark E. Smith'in The Fall'u evrensel bir değer artık. İstinasız, dünyanın en uzun ömürlü punk grubu olması bir yana, aykırı ve dışarıdaki olma tavrından ödün vermemesi bir yana, çıkardığı onlarca albüm ve değirmen gibi öğüttüğü yüzü aşkın grup elemanı ve/veya işbirlikçisi ile bir "alternatif dünya" okulu aynı zamanda... devamı

THE DOVES "Some Cities"  - The Doves talihsiz bir grup. İki albümdür harika işler çıkarmalarına rağmen bir türlü memleket sınırlarını aşıp, global bir üne sahip olamadılar. Brit-pop'unun 2000'lerdeki en iyi ve en yaratıcı temsilcileri olmaları bile bu durumu değiştirmedi. Bundaki en önemli neden de ilk çıktıkları yıl bir İngiliz grubunun daha piyasaya adım atmış olmasıydı. Doves'un ilk albümü "Lost Souls"dan sadece bir ay sonra çıkan "Parachutes" albümünün sahibi Coldplay, biri ağlak ('Trouble'), biri bayık ('Yellow') iki şarkıyla Brit-pop tahtını gasp edip geri kalan tüm gruplara figüranlık rolü bırakmıştı... devamı

LILY HOLBROOK "Everything Was Beautiful And Nothing Hurt"  - "Before The Sunrise" filmindeki "Celine" karakterinin Amerikan versiyonu gibi Lily Holbrook. Hayatta yeni yeni kendi adımlarını atmaya başlamış, ürkek, ateşli, dünya ile derdi olan, hatta biraz kızgın bir kızcağız. Ancak, ne var ki içi biraz boş. Altyapısı oluşmamış, neye isyan edeceğinden emin olamayan ve de ne yapacağını bilemeyen, klasik Amerikalı "alternatif" bir kız çocuğu. Ve bir çokları gibi -ve bir çoğumuzun da zamanında yaptığı gibi bu hiddeti ve çelişkiyi popüler bir sanat dalıyla dışa vurmayı amaçlıyor. Ancak bir çoklarının -ve bir çoğumuzun aksine Lily'de yetenek kırıntıları yok değil. Bu da Lily'nin, Avril Lavigne veya Pink'in bir boy büyüğü ve alternatifi, Tori Amos veya PJ Harvey'in birkaç numara küçüğü ve sıradan hali olarak müzik dünyasına katılımına yetiyor... devamı

ROBERT DOWNEY JR. "The Futurist"  - Robert Downey Jr. Kendi jenerasyonunun en yetenekli Hollywood aktörlerinden. Potansiyelini bir türlü yeteri kadar kullanamayan bir "yetenekli kaybeden", başı dertten kurtulmayan iflah olmaz bir serseri, ama her daim, o sevimli suratıyla Amerikan popüler kültürünü takip eden herkesin, özellikle de kadınların, yüreğine işleyen bir karizma abidesi. Maço değil. Bilakis, sevimli, tatlı hatta. Kadında koruma içgüdüsü uyandıracak kadar sarsak, zayıf ama muzip ve olabildiğince yaramaz, tehlikeli. Yasak elma gibi. Bir kadın nasıl George Clooney'e ayılıp bayılıyorsa, tam tersi bir nedenden ama aynı derecede Downey Jr'a ayılıp bayılabilir... devamı

KASABIAN "Kasabian"  - 2004, alternatif pop rock alanında Britanya'nın yılıydı; Franz Ferdinand başta olmak üzere, The Libertines, Razorlight ve daha nicesi yıla damgalarını vurmuştu. Anlaşılan 2005 yılı da çok farklı geçmeyecek. İlk albümlerini bu aralar çıkaracak olan Bloc Party ve Kaiser Chiefs gibi gruplar Franz Ferdinand'ın açtığı yolun inşasına devam edecek gibi... devamı

PINK GREASE "This Is For Real"  - Bir rock grubu neden kurulur? a) Mecburiyetten. Yaratmak için ve var olabilmek için. Tarihin birçok önemli grubunun çıkış noktası böyle bir zorunluluktan doğdu. b) Sıkıntıdan. Yapacak başka bir şey yoktur. Ya grup kurup bulunduğun yerden kaçıp gitme hayalleri kuracaksın ya da hayatın boyunca kasabanın marketinde kasiyerlik yapacaksın. Arası yok. c) Hatun götürüp, hayatını bir parti ortamında geçirmek için. Pink Grease bu son kategoriye giriyor. "Ben" jenerasyonunun bir nevi Mötley Crue'su olmaya aday olan bu altılı, bundan yıllar sonra belki müziğiyle değil ama zevksiz ve bayağı yapısıyla ara ara anılacak gibi... devamı

ELVIS PRESLEY "Elvis Forever"  - "Elvis öldüğünde sen neredeydin?" Merhum Lester Bangs tarafından yazılmış olan ve rock 'n' roll edebiyatının muhtemelen gelmiş geçmiş en iyi yazısı böyle başlar. Haklı olarak ölümünü, Amerikan kültüründe derin iz bırakmış olan Pearl Harbor veya Kennedy suikastıyla aynı kefeye koyar (ki birkaç sene sonrasında John Lennon suikastı da benzer bir konuma yerleştirilecekti). Peki, bizim öyle hatırladığımız anlar var mı toplum olarak? Muhtemelen hepimiz 12 Eylül'ü örnek veririz öncelikle. Daha genç nesiller belki Marmara depremini anıyordur. Ama, nedense, kültürel anlamda öyle anlarımız, olaylarımız yoktur toplum olarak. Mesela "Zeki Müren öldüğünde ne yapıyordun?" diye bir soru sorulsa, cevabı büyük bir olasılıkla salakça bir bakış olacaktır... devamı

THE STREETS "A Grand Don't Come For Free"  - Başlığa aldanıp, yazının Kayahan ile ilgili olduğunu düşünmeyin. Değil. Yazının kahramanı Mike Skinner, nam-ı diğer The Streets ve onun son albümü "A Grand Don't Come For Free". Kendisi, "normal" İngiltere'nin dünyaya sunduğu son yılların en heyecanlı sesi. Bunun nedeni de gayet basit. Birmingham'dan gelen Skinner'ın en büyük özelliği, daha önce parti yapıp, uyuşturucu çekmek dışında bir derdi olmayan yeraltı garaj/hip-hop alemine ilk defa toplumsal mesele ve gözlemleri sokmuş olması. Ve bunu gayet inandırıcı, basit ve şairane bir şekilde yapıyor olması. Bir İngiliz gazetesinin dediği gibi Skinner, "Clubber'ların Shakespeare'i"... devamı

INTERPOL "Antics"  - Interpol'un vokalisti Paul Banks, tüm zamanların gelmiş geçmiş en iyi albümlerinden biri olan "Turn On The Bright Lights"da yer alan NYC'de "Artık top bende/Parlak ışıkları yakın" diye yakarıyordu. "Hayatımda daha fazla değişiklik olmalı" diye de not düşüyordu ardından. Ve aradan geçen iki yıl gösterdi ki, Banks'in dileği fazlasıyla gerçekleşmiş durumda. The Strokes ve Yeah Yeah Yeahs gibi hemşerileriyle New York'tan aynı dönemde çıkan dörtlü, karanlık ve muğlak müzikleriyle sadece deşilgen ruhların içini oymakla kalmamış, aynı zamanda giyimleri, kuşamları ve duruşlarıyla da "cool"luk mertebesinin zirvesine oturmuşlardı... devamı

WILCO "A Ghost Is Born"  - Wilco'nun yeni albümü "A Ghost Is Born"da, Jeff Tweedy "En iyi grup hiçbir zaman plak anlaşması yapamayacak / O kadar iyiler ki, onları asla bilmeyeceksin / Bir kere bile sahneye çıkmadılar, radyoda duyamazsın onları" derken muhtemelen bir evvelki şaheserleri, "Yankee Hotel Foxtrot"tan bahsediyor. Uncle Tupelo'nun külleri üzerine inşa edilen bu Chicago'lu grup, dördüncü albümlerini kaydettikten sonra plak şirketleri tarafından fazla karamsar ve işe yaramaz bulunup kapının önüne konmuştu. Bunun üzerine grup, geri adım atmak yerine şarkıları internetten hayranlarına ulaştırmış, albümün kült statüsüne ulaşması üzerine de Nonesuch Records aracılığıyla tekrar piyasaya sürmüştü. Sonuç: Albüm, hem grubun en çok satan albümü oldu, hem eleştirmenlerce çok beğenildi hem de müzik endüstrisine bir güzel kapak oldu... devamı

TALKING HEADS "The Name Of This Band Is Talking Heads"  - Stephen Demorest, Talking Heads'in "More Songs About Buildings And Food" albümü ile ilgili eleştirisinde Robin Wood'un "Sapık" filmi hakkında yazdığı yazıyı alıntılar: "Filmin en önemli dertlerinden biri de normal ile anormal arasında süregelen ilişkiyi hissetirmektir: Yani obsesif -kompulsif Marion Crane ile psikotik Norman Bates'in ilişkisini". "Ya da" der Demorest, "Diğer bir deyişle, Anthony Perkins'in Janet Leigh'ye o meşhur duş sahnesinde dediği gibi: 'Hepimiz kendi kişisel tuzağımızda yaşıyoruz'". Demorest'in böyle bir benzetme yapmış olmasının nedeni Talking Heads'in ilk önemli çıkış şarkısının, ki kendisi bu ülkede en iyi bilinen Talking Heads şarkısıdır, Psycho Killer olması değil (Ne de şarkının bir kehanet gibi "Son Of Sam" takma adıyla '77 yazını New York'a cehennem eden David Berkowitz hikâyesinin arifesinde çıkmış olması)... devamı

THE CONCRETS "The Concretes"  - İsveç Avrupa'nın Adana'sı olabilir mi acaba? Ve nedeni aynı sebepten, yani sıkıntı ve sosyal alternatifsizlikten kaynaklanıyor olabilir mi? Zira kıtanın bütün popüler müzik kontenjanını neredeyse tek başına orası oluşturuyor. ABBA ile başladı bu furya. Ardından -ne kadar aklımıza getirmek istemesek de- Europe, Roxette ve Ace of Base gibileri geldi. Arada The Cardigans büyük sükse yaptı. Son zamanlarda ise The Hives ve Soundtrack Of Our Lives'ın adı sık sık telaffuz edilir oldu... devamı

TOM WAITS "Real Gone" - Garip bir milletiz. Bazı adamları severiz. Nedeni muammadır. Hatta, zorlasanız ve zorlasak, bütün dünyanın aksine, memleketimizde pop yıldızlığına dahi yükseltebiliriz bu zatları. Mesela Nick Cave. Kafayı Tanrı kavramıyla (tabii ki Batı'nın Tanrı kavramı bu) bozmuş, hafif ölüseviciliğe kaçacak kadar kan düşkünü bir deli olmasına rağmen ayılıp bayılırız ona. Ya da Tom Waits. Güncel müziğin en eksantrik adamlarından biridir, hiçbir yaptığı bir diğerine benzemez. Ne dediği desen zor anlaşılır. Ama o da, bu ülkede hatırı sayılır bir grup insan için bize Tanrı'nın bir lûtfudur... devamı

THE CLASH "London Calling"  - Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi albümü nedir diye sorsalar, cevabım tereddütsüz "London Calling" olur. Peki, gelmiş geçmiş en iyi albüm kapağı? Bildiniz; "London Calling". Ve evet, dünya yüzüne gelmiş en iyi grup, elbette ki, The Clash'dir, bunu tartışmam bile. Biraz taraflı bir açılış oldu değil mi? Doğrudur. Ama bize "taraf" olmayı, saflarımızı belirleme gerekliliğini popüler müzikte The Clash gösterdi. Tarafsızlığın kabullenişe, kayıtsızlığın omurgasızlığa, sessizliğin tavırsızlığa yol açtığını bu abilerle öğrendik. O yüzden de söz konusu The Clash ve onların rock 'n' roll'u fethettiği an olan "London Calling" olunca "tarafsız" olmak, olsa olsa güreşten kaçmak olur... devamı

THE MUSIC "Welcome To The North"  - The Music birkaç yıl önce müzik piyasasının ortasına düştüğünde bomba etkisi yaratmıştı. Bir yanda indie rock formatı, öbür yanda karşı konulmaz bir dans müziği çıkarmışlardı karşımıza. Bunun sonucu grup, hem indie hem de dans müziği severler tarafından kabul gördü ve ayrıca da döneminin en önemli gruplarından birisi olarak anılmaya başladı. Kendi adlarını taşıyan ilk albümleri U2'nun "Pop" albümü ile gerçekleştiremediği hayaldi adeta. Hem en babasından rocktı hem de dansın Allahı... devamı

NICK CAVE "Abbatoir Blues & The Lyre Of Orpheus"  - Tek bir cümle: Nick Cave'in yeni (çifte) albümü, "The Boatman's Call"dan beri yaptığı en iyi albüm. Hatta bazı açılardan ondan bile daha çekici. "Boatman's Call"ın derdi belliydi: Bir hatuna olan aşk ve araya sıkıştırılmış bir tane tanrı konulu şarkı ('There Is A King'). Hatta hatunun kim olduğu bile biliniyordu: PJ Harvey. Haliyle Nick Cave'in yapmış olduğu en iyi çalışmalardan biri olmasına rağmen ne bir gizem vardı albümde, ne ona özgü varoluşa yönelik sorgulamalar ne de genel bir heyecan... devamı

KINGS OF CONVENIENCE "Riot On An Empty Street"  - "Satışlar biraz düşecek/ve patron bundan hiç hoşlanmayacak/ama yine de kendimi alıkoyamıyorum / mükemmel bir biçimde birbirine geçen o yumuşacık iki sesi dinlemekten" diye açılıyor Kings of Convenience'ın ikinci albümü "Riot On An Empty Street". Gerçekten de şu dört dizeden grubun ne yaptığı, ne ettiği anında anlaşılıyor... devamı

THE CURE “The Cure” - İlk gençliklerini 80'lerde geçirmiş olanlar, şu aralar en mutlu zamanlarından birini yaşıyor. Nasıl olmasın ki? İlk önce alternatif müziğin en büyük kahramanlarından The Smiths'in efsanevi vokalisti Morrissey yedi yıllık bir aradan sonra ilk albümünü çıkardı (Ne albüm ama!). Ardından da şimdi, yine, alternatif müziğin en büyük kahramanlarından The Cure uzun bir aradan sonra yeni albümünü yayınladı (ve ne albüm ama!)... devamı

PJ HARVEY “Uh-Huh Her” - PJ Harvey, kendi kişisel şahaserini bir önceki albümü "Stories From The City, Stories From The Sea" ile gerçekleştirmişti. Hem insanın tüylerini diken diken eden o yalın ürkünçlük hem de müziği ve sesindeki o sımsıcak oturmuşluk, sadece hayranları tarafından değil, müzik çevrelerince de bir başyapıt olarak ilan edilmişti... devamı

PATTI SMITH “Trampin' ” - Kadının en sert, güçlü, tutkulu, ödünsüz hali Patti Smith. Kadının en kadın hali. Androjen görünümlü bir serseri olarak koyulduğu bu rock 'n' roll otoyolunda bugün geldiği müşfik, insanı kucaklayan, anaç bir azize olma noktasında dahi bu hep böyle oldu. Herkesten ve her şeyden şüphe edebildik hayatımız boyunca. Patti'den asla!... devamı

THE DARKNESS “Permission To Land” - The Darkness'dan nefret etmek kolay; zevksiz ve zırva görüntüleri, kıyafetleri, tavırları, imajları ve bütün bunların müziklerinin önünde olması, müziklerinin "çal, eğlen, oyna, umurumda mı dünya" havasında olması, cinselliğin bu kadar milletin gözünün içine sokulması, arsızlığa varan bir kendini beğenmişlik, bayağı, midesiz halleri diye başlayıp yazının sonuna kadar bu tür nefret sıfatlarını grubun üzerine kusup derdimizi anlatabiliriz... devamı

SCISSOR SISTERS “Scissor Sisters” - Parti zamanı! Disko geri döndü ve bu sefer intikamını fena alacak gibi. Village People'ın 2004 modeli görünümlü Scissor Sisters (Argo anlamı: lezbiyenler) 80'lerde bıraktığımız cinsiyetsizliğin, aşırı cinselliğin, hedonist popun dalgalarını bir kez daha üzerimize salıyor. Ancak bu sefer bariz bir farkla; müziğe hakim ve zeki bir şekilde... devamı

THE COOPER TEMPLE CLAUSE “Kick Up The Fire, And Let The Flames Break Loose” - Herşeyden etkilenen ve herşeyi aynı anda yapmaya çalışan bir grup Cooper Temple Clause. Haliyle bunun bütün sevaplarını ve günahlarını beraberinde taşımak zorunda. Yine de, hiç bir şey olmasa bile, sırf gösterdikleri cesaret ve gördükleri boşlukları doldurmaya çalışan yapıları açısından takdire şayan bu İngiltere'nin Reading dolaylarından çıkma genç altılısı... devamı

VAN MORRISON “What Is Wrong With This Picture” - Müzikseverler arasında Van Morrisson adını duyup da şapka çıkarmayacak pek kimse yoktur herhalde. Tabii Morrison'un bu mertebeyi sadece mütevazi kişiliği sayesinde edindiğini söylemek yanlış olur... devamı

R.E.M. “The Best Of R.E.M.” - Rock müzik her zaman felsefesi ile anılır; en azından ciddi mevzuları kolayca hazmettirdiği doğrudur. Gerçi kimi zaman felsefe diye, bazı müzisyenlerin vasıfsız çocukluk anılarına, ya da doyurulmamış cinsellikten müteşekkil sığ bilinç altlarına katlanmak zorunda da kalabiliyoruz. Bu tip acemi filozoflara ülkemizde de bolca rastlamak mümkün. Tabii R.E.M. müziğini böylesi yetersizliklerle birlikte düşünmemek gerekiyor... devamı

YEAH YEAH YEAHS “Fever To Tell” - Bu grup, kişiyi harekete sevk eden, oldukça hiperkatif bir yapıya sahip. Solistleri Karen O ise PJ Harvey havalarında gezen ve vücudundaki bütün enerjiyi canla başla tüketen bir hatun... devamı

BLACK REBEL MOTORCYCLE CLUB “Take Them On...” - 2001 yılında, Amerikan ve İngiliz müzik dünyasının kuralları, metal ve türevleri tarafından belirleniyordu; fakat B.R.M.C., o dönem yaptığı glam / psychodelic / space Rock alaşımlı albümüyle, eski köye yeni adetler getirmişti... devamı

CHEMICAL BROTHERS “Singles 93-03” - İngiliz dans müziğinin en önemli isimlerinden biri olan Chemical Brothers’a ait tüm single’lar, bu albümde toplanmıyor. Şarkı listesinde, Song To The Siren, Chemical Beats, Setting Sun, Black Rockin Beats gibi seçme parçalar yer alıyor... devamı

KOSHEEN “Kokopelli” - Ekip, “Resist” albümünde yaratılan ve epey ilgi gören drum&bass etkileşimli dance müziğini bir kenara bırakıp, yeni ver sert bir soundla, oldukça büyük bir risk altına giriyor... devamı

ENIGMA “Voyageur” - New Age türünün tartışmasız en büyük isimlerinden biri olan Enigma, son albümünde sevenlerine biraz daha farklı tonlarda seslenmeyi uygun görmüş. Minumuma indirgenen etnik öğeler, artan pop çağrışımları ve Cretu’nun sesinin de enstrüman listesinde yer alıyor oluşu, 2003 model bu soundun belirleyicileri olarak gösterilebilir... devamı

LOU REED “NYC MAN” - ‘Satellite Of Love’ ve ‘Walk On The Wild Side’ gibi eserleri de içeren 2 CD’lik muhteşem bir Lou Reed kolleksiyonu! Hayranlarının zaten kaçırmayacağı, bilmeyenleri ise Lou Reed görkemi ile tanıştıracak, oldukça önemli bir fırsat... devamı

RADIOHEAD “Hail To The Thief” - Ne zaman insanlar Radiohead hakkında konuşacak olsalar, genelde derinliği olan cümleler kurmaya özen gösterirler. Tabi bu kaygının oluşmasında, grubun kendini ifade etme biçimi olarak kullandığı karmaşık ve üstü kapalı dilin de büyük katkısı var. Fakat grubun son albümü, kapalı ve derin söylemleri bir kenara bırakın, lafı gevelemeyen açık ve politik bir tavır sergiliyor... devamı

PLACEBO “Sleeping With Ghosts” - Placebo’nun gelişim süreci hakkında yapılan eleştirilerin vardığı ortak nokta, grubun edindiği ortak mertebeyi “Without You Nothing” adlı albüme borçlu olduğudur. “Black Market music” ise grubun dinleyici kitlesine her zaman daha ileriyi hedeflediğini kanıtlamak iddiasıyla piyasaya sürüldü. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı... devamı

BEN HARPER “Diamonds On The Inside” - Ben Harper’dan anında kana karışan geyet kozmopolit bir çalışma daha. Sanatçının son albümü için, gündemdeki birkaç müzik akımının haricinde kucaklamadık hiçbir tür bırakmamış desek yeridir... devamı

CALEXICO “Feast Of Wire” - Albüme uzun vadede kişiyi neşe kaybına uğratan hüzünlü ve kasvetli bir atmosfer hakim. “Feast Of Wire”ın alışılageldik bir çok müzik türünü, elinin yüzünün akıyla kendi istediği yörüngeye sokmayı başaran verimli bir çalışma olduğu söylenebilir... devamı

İLHAN ERŞAHİN “Temple Of Soul Sessions” - Norah Jones’u çoğumuz Grammy ödülleri sayesinde tanıdı. Böylesine güçlü bir sesin ilk kez farkına varanlardan birinin ünlü saksofoncu İlhan Erşahin olduğunu biliyor muydunuz? Bilmiyorsanız tam öğrenme zamanı çünkü sanatçıya ait, toplam 20 şarkıdan oluşan gıcır gıcır iki CD’lik muhteşem bir yapıt şu sıralar piyasada... devamı

DAVE GAHAN “Paper Monsters” - Hatırlayacağınız üzere kısa bir zaman önce, ilk olarak Erasure’ın “Other People’s Songs”, ve hemen akabinde Martin Gore’un “Counterfeit 2” adlı cover çalışmalarını dinleme fırsatı bulmuştuk. Zamanında hatırı sayılır yapıtlara imza atmış olan bu müzisyenlerin elbette tek amaçları biriken faturalarını bu yolla ödemek değildi... devamı

LAMB  “What Sound?” - Lamb’in kim olduğunu açıkça biliyorsunuz ve onların tamamen farkındasınız. Bu 3. albümleri ve hemen bir sonrakine çoktan yoğunlaşmaya başlamışlar bile. Ancak What Sound? daha öncekilere göre biraz daha farklı: stresten, yoğunluktan uzak... devamı

THE WHITE STRIPES “Elephant” - White Stripes 2003’ü en iyisi olmaya aday. Önceki albümleri White Blood Cells, White Stripes’ın The Strokes’la beraber rock’n’roll’un yeni kurtarıcıları ilan edilmesini sağlamış, aynı zamanda arkalarından gelecek onlarca grubun (Vines, Hives, Liars, Libertines, Hot Hot Heat, Yeah Yeah Yeahs...) da önünü açmıştı... devamı

TINDERSTICKS “Can Our Love...” - “Can Our Love..” ‘Dying Slowly’ şarkısıyla açılıyor. Eski Tindersticks işlerini en çok hatırlatan diğerlerine göre daha karanlık bir şarkı bu. Varoluşçu romantizmin umutsuz küllerini üzeimize serpen şarkıda Staples’in vokali de eskiyi andırırcasına acıyan koyu renkli bir yordam izliyor... devamı

TINDERSTICKS “1st Album” - Debut’ların alası Tindersticks “1st Album” çıktığı sene her şeyi ezdi geçti. Melody Maker’da Nirvana ve Pearl Jam’i geride bırakıp yılın albümü seçildiğini bırakın, bütün müzik dergileri böyle bir albümle karşılaşmadıklarını yazıyordu... devamı

JOY DIVISION “Closer” - Closer piyasaya sürülmeden hemen önce, şarkıcı ve söz yazarı Ian Curtis kendini astı. Sanırım diğer pop starlarından farklı olarak, lirikleri sayesinde yaşadı ve öldü... devamı

JOY DIVISION “Unknown Pleasures” - İngiltere’de punk’ın erken dönemlerinde ortaya çıkan Joy Division punk kulvarındaki diğer grupların aksine enerjisi düşük bir grup. Ağır aksak yankılı bateri tempoları, tıngırdayan gitarlar, değişmeyen sabit bass melodileri. Fakat Joy Division’ın müziği ancak son faktör olan Ian Curtis eklenince tamamlanabiliyor; müzik tarihinde tamamlanabiliyor; müzik tarihinde düşünülemeyecek kadar büyük bir hüzün tabakası... devamı

PORTISHEAD “Dummy” - Portishead’in debut’u tek kelimeyle inanılmaz. Geoff Barrow’un hip-hop sevgisinden kaynaklanan klostrofobik havalar taşıyan karanlık tempolar ile klasik şarkı sözü yazarı/vokalist ekolünde olan Beth Gibbons’ın hayranlık uyandırıcı sentezi Dummy’de insanı direkt beyninden vuruyor... devamı

MASSIVE ATTACK  “Blue Lines” - Blue Lines, hip-hop, funk, soul, dub ve reggae’yi kendilerine özgü rap stili ile füzyon yapan Massive Attacak’in şeytanı baştan çıkarıcı albümü... devamı

BELLE & SEBASTIAN “Tigermilk” - Tigermilk hakkında ne söylenebilir ki, bir şeyler yaratma arzusu ile dolup taşmış birkaç İskoç’un kolejlerinin son yılında yaptığı ve bin kopyasını bastırdığı bir albüm... devamı

AIR “Moon Safari” - Moon safari “Air”sal bir yaşam tarzı içinde sahip olunması gerekli en önemli aksesuar. Müziğin ritmi ile sarhoş olunabileceğinin en büyük kanıtı. Moon Safari 60’ların French popunun, 70’lerin Philly ruhunun (umursamazlık, iyi müzik, resim ve edebiyat sevme felsefesi) ve 80’lerin Eurodisco’sunun kesiştiği noktada... devamı

VIOLENT FEMMES  “Violent Femmes” - Violent Femmes’in kendi adını taşıyan debut’u aynı zamanda Violent Femmes’in en iyi albümü. Akustik müziğe punk havasını taşıyan ilk gruplardan biri olmaları bu albümde hemen göze çarpıyor... devamı

PJ HARVEY “Rid Of Me” - Yeovil’in Polly Harvey’i, hakimiyetiyle şimdiye kadar habersiz sanatı, acınası ıstırabıyla seksüel yanını kullanarak gerçek hüznü oluşturuyor... devamı

THE CHEMICAL BROTHERS “Come With Us” - Dans müziği, şu anın nostaljisinde ciddi bir salgın. Her ne kadar The Chemical Brothers eski günlerden konuşsa da dördüncü albümden sonra acımasız bir şekilde dans pistinde müzikle birlikte kabiliyet karışımlarını sergiliyor... devamı

PINK FLOYD “The Final Cut” - Pop müziklerinin tahammül ettiği bir diğer özellik, iyimserliğin verdiği heyecan ve coşturucu yetenektir. Ancak bundan kimse besteci Roger Waters’a bahsetmemiş... devamı

R.E.M.  “Out Of Time” - Pek çok kişinin R.E.M ile tanıştığı albümdür “Out Of Time”. Losing My Religion’ın, Shiny Happy People’ın, Radio Song’un sırtından geçinen albümün diğer parçaları dikkate alınmamışlardır... devamı

U2 “The Jashua Tree” - Yayınlandığı yıl Grammy Ödülü’nü aldılar. Politik mesajlarını arkada bırakan grup daha çok karmaşık insan ilişkileri ve kişisel unsurlar üzerinde durdu bu albümde... devamı

LEONARD COHEN “Death Of A Ladies Man” - Yaygın olan mite göre Cohen albümleri ikna kabiliyeti yitirmiş çarpık fikirlerle doludur. Ama bu “Death Of A Ladies Man” için geçerli değil prodüksiyonunu beyni sulanmış prodüktör Phil Spector yapmış... devamı

THE THE “Soul Mining” - Her şeye rağmen Matt Johnson büyük bir yıldız ve Thatcher’ın çocuklarının vicdanı olabilir gibi görünüyor. Yazık ki, her şey yanlış gidebilir, ama Soul Mining’in paranoyası ve klostrofobisi Duran Duran’a bir alternatifti... devamı