|
Çöldeki kutup maymunu
Dünyanın yeni "en büyük
grubu"yla tanışma vakti geldi: Arctic Monkeys'in olay yaratan ilk
albümü çıktı!
Bir rock 'n' roll
grubu insana ne ifade edebilir? Kimine göre özgürlük hissi. Bir tutam
nefes, bir yudum kaçış, bir anlık deşarj. Ya da hayatın sunduğu bütün
zalimliğin altında aciz bir halde kalındığı anda uzatılan bir dost eli,
yarenlik hissi. Belki de tutku, samimiyet. Ya da belki ve sadece
kendinden geçme hali.
İşte Arctic Monkeys, hiçbir şeyi yapmasa da bütün İngiltere'yi
kendinden geçirmiş durumda. Ve bunu büyük plak şirketlerin yürüttüğü
bir pazarlama bombardımanı ekseninde değil, kendi imkânlarıyla ve
internetin o bilinen ama bir türlü ölçülemeyen gücüyle başardı. Henüz
19-20 yaşlarında olan ve hâlâ aileleriyle yaşayan bir avuç Sheffield'li
için olağanüstü bir durum olsa gerek bu.
Halbuki grubun kurucuları Alex Turner ve Jamie Cook'un gitarla
tanışmaları bile sadece dört yıl evvelinin Noel'ine rastlıyor.
Ailelerinden Noel armağanı olarak gitar isteyen bu yeniyetmeler,
yanlarına okul arkadaşları Matt Helders ve sonradan bas gitarist olarak
Andy Nicholson'u alarak kurmuşlar grubu. İlk demolarının 2004 yılında
internete yüklenmesinden sonra da iş çığırından çıkıyor. Çeşitli site
ve indirme programları sayesinde İngiltere'de bir yeraltı fenomenine
dönüşen grup, 2005 Mayıs'ında ilk kısa çalarları, 'Five Minutes with
Arctic Monkeys'i yayınlıyor. Ancak bütün plak şirketleri peşinde
olmasına rağmen, grubun bir sözleşmeye imza atması o kadar kolay
olmuyor. Hatta yazılıp çizilene göre grup, yollarına kendi başına devam
etme ısrarı sonucunda çaldıkları yerlerde müzik şirketi casuslarına
davetiye verilmesini engellemişler uzun süre. Yine de bir süre sonra
pes edip, önde gelen indie plak şirketlerinden Domino ile (aynı zamanda
Franz Ferdinand'ın da bağlı olduğu şirket) Haziran 2005'de sözleşme
imzalamışlar. Sonrası ise baş döndürücü bir altı ay.
Bir günde 118,501 adet
Ekim ayında çıkan ilk single'ları, 'I Bet You Look Good On The
Dancefloor' anında zirveye çıkıyor. Onu takip eden 'When The Sun Goes
Down' da (şarkı aynı zamanda 'Scummy' olarak da biliniyor). Ama asıl
olan Ocak 2006 sonunda oluyor. Ocak sonunda piyasaya çıkan ilk
albümleri, 'Whatever People say I Am, That's What I'm Not' (albüm adını
Karel Reisz yönettiği Albert Finney'nin bir fabrika işçisini oynadığı,
'Saturday Night, Sunday Morning'deki replikten alıyor) çıktığı ilk gün
118,501 adet (bir "gün" içinde, bir yıl falan değil!) satarak yeni bir
rekor kırmakla kalmadı, aynı zamanda o tarih itibarıyla ilk 20'de yer
alan albümlerin toplamından daha fazla satmış oldu. İlk haftada 363,735
albüm satan grup, ilk hafta satış rakamları itibarıyla Oasis'e ait olan
rekoru kırarak, şimdiden rock'n roll tarihine geçmiş oldu. Ve bu
rakamlara internet üzerinden indirilenler dâhil değil!
Peki nedir Arctic Monkeys'in kerameti? Bunu çözmek o kadar da zor değil
aslında. The Strokes önderliğinde 2000'lerin başından beri rock 'n'
roll'a yeni bir ivme kazandıran yeni postpunk akımı bir zirve noktasını
gerektiriyordu. Özellikle de Britanya bacağında. Doğru The Libertines
ve özellikle Franz Ferdinand, Britanya'da bu oluşumun elçiliğini
yapmışlardı. Ama şu da vardı; The Libertines içten patlamaya hazır (ve
nihayetinde infilak eden) romantik ama son kertede nihilist bir
oluşumken, Franz Ferdinand eğlenceli ve zeki olmasına rağmen fazla
mesafeli, soğuk ve "sanatsal"dı. Öte yandan Arctic Monkeys ilk
görünüşte daha sokaktan, mütevazı ama yine de yeteri kadar bıçkın. Bir
kuşağa doğrudan hitap edebiliyorlar. Ancak bütün bunlar bir yere kadar.
Arctic Monkeys'i böylesine dikkat çekici bir grup yapan, tabii ki
müzikleri.
Şahane karışım
Müzikleri birçok şeyin karışımı aslında. The Strokes ve The
Libertines'in herkese hitap edebilen seksi postpunk gitar tınıları, The
Clash ve The Jam'in enerjisinden beslenen iflah olmaz bir ilham
kaynağı, The Smiths'in modern zamanlar ve haliyle daha küçük hikâyelere
indirgenen öykücülüğü ve son olarak kendilerinin bütün bunların üzerine
kattığı ham, karşı koyulamaz punk enerjisi.
Mesela 'I Bet You Look Good On the Dancefloor'a bir bakın. Basit ama
bir o kadar insanı ayaklandıran, kendinden geçiren bir gitar riff'i
üzerine kurulan çiğ bir disko hikâyesi. Çiğ ama o kadar davetkâr ve
enerjik ki, şarkının şimdiden bir dans klasiği olması gayet doğal. Ya
da 'When The Sun Goes Down'ı ele alın. Pislik bir herifin hikâyesine
yavaş ve tek bir gitarla başlayıp sonrasında öyle bir enerji
patlamasına geçiyorlar ki, yaşınızın ne olduğu ya da ne tür bir müzik
zevkiniz olduğu önemli değil, kendinizi bu enerji patlamasının
girdabında buluyorsunuz. Funk ve punk öğelerin harika bir şekilde
kaynaştırıldığı 'The View From The Afternoon'da da durum böyle, The
Smiths'den Johnny Marr'ın riff'lerini andıran 'Mardy Bum'da da. Öte
yandan bütün bu başarı formülünü en rahat 'Riot Van'de görüyoruz.
Anlatılan tipik bir gençlik hikâyesi; içkili veletlerin polis
tarafından durdurulması ve sonrası. Yavaş bir tempo, son derece basit
Marrvari uslu bir gitar ve harika bir sonuç. "Az daha fazladır"
düsturunun en güzel örneklerinden. Yüksek bir teknikten veya kaliteden
bahsetmek mümkün değil; insana "ya bunu ben de yapabilirim" hissi
veriyor. Ama gerçek öyle değil, hepimiz çıkaramayız böyle bir şeyi
ortaya.
Bu Sheffield'li genç dörtlünün yaptığı, punk devrimini anımsatıyor.
Dinleyene sonsuz bir kaçış, kendinden geçme duygusu veriyor. Sadece bir
albüm boyunca dahi olsa, bulunduğunuz dünyadan ve en önemlisi
kendinizden uzaklaşmanızı sağlıyor. Haliyle de bir özgürlük duygusu
veriyor insana. Sınırları kendin çizebileceğin, muhalif, tutkulu. Rock
'n' roll'un vaadi de bu değil midir zaten?
Whatever People Say I Am,
That's What I'm Not/Arctic Monkeys/EMI
|