VIZZZZZZ
close

ÜST PANEL

Morrissey, Radiohead, Björk, Jeff Buckley, Portishead, Nick Cave
Brit Rock TR
Module Information
  • module position: "cpanel"
  • max width: 600px
  • max height: 260px
Configuration
Use the template configuration to turned off the Top Panel. How does it look? Click here!


BRIT ROCK TR - Brit, Indie, Alternative, Post Punk, Punk Rock, Synthpop, Krautrock, New Wave, Progressive, Industrial, Psychedelic, Trip Hop, Drum & Bass, Electronic, Lo-Fi, Downtempo, Ambient, Chill Out, Psychill, World, New Age, Ethnic, Jazz


RICHARD HAWLEY "Cole's Corner"

Melankolinin hüzünlü köşeleri 
 
Richard Hawley'nin büyük bir plak şirketinden çıkan ilk albümü, popüler müzikte Sinatra'dan The Divine Comedy'ye kadar uzanan erkeklik tarihinin samimi ve melankolik yansıması

Bir plak şirketinin nihai ıslak rüyası: Öyle bir müzisyen çıkarabilsin ki, hem 7'den 70'e herkese beğendirebilsin ve satabilsin hem de müzik basını tarafından yere göğe sığdırılmasın, muazzam eleştirilere maruz kalsın, inandırıcılığını koruyabilsin. İşte son albümü, "Cole's Corner"ı, EMI'ya bağlı Mute'tan çıkan Richard Hawley böyle, her şirkete lazım bir adam. 

Öte yandan bu abinin öyle bir anda gökten zembille indiğini söylemek yanlış olur. Bilakis, müzik piyasasının kaşarlarından dahi olduğu iddia edilebilinir. İngiltere'nin kuzeyinden, çelik endüstrisinin bir zamanki merkezlerinden, Sheffield'li olan 35 yaşındaki Hawley'in müziğe olan yatkınlığı ailesine uzanıyor. İngiltere'ye turneye gelen blues üstadlarına eşlik eden babası ve amcasının gölgesinde ilk müzikal deneyimlerini yaşayan Hawley, sahneye ilk adımını 12 yaşında, ilk Avrupa turnesini ise 14 yaşında gerçekleştirmiş. Haliyle özgeçmişi de hayli kabarık. Morrissey'in grubunda yer almak için denemelere girmişliği var, All Saints'ten Robbie Williams'a, Beth Orton'dan Perry Farrell'a kadar birçok müzisyenin arkasında çalmışlığı da. 

Ancak kariyerindeki en önemli etken, kuşkusuz, Brit-pop'un 90lardaki en önemli temsilcilerinden biri olan Pulp. Hem uyuşturucu ve alkolün pençesinde yerlerde süründüğü zamanlarda bu eski arkadaşlarına arka çıkıp turnelerinde onlar için gitar çalması hem de kendi şarkılarını icra etmesi konusunda her türlü desteği sağlayan Jarvis Cocker ve arkadaşları Hawley'nin hayatında gerçekten de çok önemli bir yer kaplıyor. Zaten "Onlar için kendimi kurşunun önüne atarım" derken bunu açıkça belli ediyor.  


Ne var ki, Jarvis Cocker ve Pulp etkisi sadece hayatına çeki düzen vermekle sınırlı değil. Richard Hawley'nin müziğine baktığınız zaman ikisi arasında paralel bir çizgi olduğunu çok rahat anlıyorsunuz. Ancak Hawley'nin yatay ve dikey kesitlerle temasa geçtiği yegâne malzeme Pulp değil. 

Oda pop 
Hawley'nin dördüncü uzunçaları, albüme de ismini veren 'Cole's Corner' ile açılıyor. Aynı zamanda albümün en güzel parçalarından da olan şarkı sizi anında kendine bağlayıp, bu adamcağızla tanışmanın ne de hoş bir tesadüf olduğunu ortaya çıkarıyor. Adını Sheffield'da "Şehir merkezinde insanların olduğu, yalnızlığın havada asılı kaldığı" bir yerden alan şarkı insana bir sürü şey çağrıştırıyor; Pulp, The Divine Comedy ama daha da önemlisi Morrissey'i, efsanevi Scott Walker'ı, hatta Frank Sinatra'yı akıllara getiriyor. İster adına "olgun pop müziği" deyin, ister "oda (chamber) pop", ister başka deyin. Ancak şurası aşikâr ki, Hawley'nin yaptığı müzik insanın içini ısıtan, bu dünyada görmeye pek rastlayamadığımız bir samimiyete sahip olan, insanın anında koynuna giren bir müzik. O yüzden de Pulp ve The Divine Comedy ile yollarını sonunda ayırıyor Hawley. Onlarınki ne kadar gösterişli ve küstahsa, Hawley'nin müziği bir o kadar mütevazı, insancıl ve nazik. 

Eski günlere öykünen bir adam Hawley. Müziği ilk duyduğu Elvis'li, Roy Orbison'lı, kısaca Sun Studio zamanlarına dönmek isteyen bir ruh hali var. Mesela albümün ikinci şarkısı, 'Just Like The Rain', her şeyiyle, yine bir Sun efsanesi olan, Johnny Cash şarkısı (hatta düzenlemesi ve kimi zaman vokali) gibi dururken, 'Hotel Room' ve 'Darlin' Wait For Me' 50'li yıllardan kalma akor dokunuşlarıyla Everly Brothers tadında, Roy Orbison hüznünde cevherler sunuyor. Sıra albümün en melankolik ama aynı zamanda en vurucu şarkısı 'The Ocean'a geldiğinizde ise kendinizi Scott Walker'ın "Scott.." serisinden bir albüm ve Frank Sinatra'nın "In The Wee Small Hours"ının ortasında buluyorsunuz (zaten bu albümün sonrasında en iyi "In The Wee Small Hours" gidiyor, tescillenmiş bir bilgi olarak aktaralım). "Erkek adamı ağlatacak 10 şarkı" listesine girmeye kesin aday şarkılardan biri bu. Yine benzer sularda dolanan 'Tonight' ve bir Elvis ağıdı gibi duran 'Who's Going To Shoe Your Pretty Little Feet' albümün diğer öne çıkan şarkıları. 

Ancak albümün önemi sadece harikulade bir şekilde düzenlenmiş birbirinden güzel ve iç yakan 11 şarkıdan oluşuyor olması değil. Aynı zamanda, göreceli olarak daha muhafazakâr ve daha ticari bir alanda tevazu, incelik ve samimiyetle de ortalığa meydan okur duruma gelmesi de ayrıca önemli. Çünkü şu var; "mainstream" radyolarda günde binlerce defa çalan, her televizyonu açtığınızda gözünüzün içine sokulan şatafat ve abartı dolu şarkılar ve sanatçılar bize bir şey kazandırmıyor. Halbuki Hawley ve benzerleri (çok ayrı alanlarda ama aynı noktadan hareket eden bir müzisyen nesli yetişmekte ki, varlıkları hayata dair umutlarımızı tazeliyor. Örn: Bright Eyes, The Arcade Fire, vb.) bize çok mühim bir şeyi hatırlatıyorlar. Müziği ilk başta niye bu kadar sevdiğimizi. Ve bu sevgimizin neden git gide törpülenmekte olup, neden müzikten bu kadar uzaklaştığımızı. 

Cole's Corner/Richard Hawley/ EMI

Mert EMCAN (Radikal)