|
Melankolinin
hüzünlü köşeleri
Richard Hawley'nin büyük bir
plak şirketinden çıkan ilk albümü, popüler müzikte Sinatra'dan The
Divine Comedy'ye kadar uzanan erkeklik tarihinin samimi ve melankolik
yansıması
Bir plak
şirketinin nihai ıslak rüyası: Öyle bir müzisyen çıkarabilsin
ki, hem 7'den 70'e herkese beğendirebilsin ve satabilsin hem de müzik
basını tarafından yere göğe sığdırılmasın, muazzam eleştirilere maruz
kalsın, inandırıcılığını koruyabilsin. İşte son albümü, "Cole's
Corner"ı, EMI'ya bağlı Mute'tan çıkan Richard Hawley böyle, her şirkete
lazım bir adam.
Öte yandan bu abinin öyle bir anda gökten zembille indiğini söylemek
yanlış olur. Bilakis, müzik piyasasının kaşarlarından dahi olduğu iddia
edilebilinir. İngiltere'nin kuzeyinden, çelik endüstrisinin bir zamanki
merkezlerinden, Sheffield'li olan 35 yaşındaki Hawley'in müziğe olan
yatkınlığı ailesine uzanıyor. İngiltere'ye turneye gelen blues
üstadlarına eşlik eden babası ve amcasının gölgesinde ilk müzikal
deneyimlerini yaşayan Hawley, sahneye ilk adımını 12 yaşında, ilk
Avrupa turnesini ise 14 yaşında gerçekleştirmiş. Haliyle özgeçmişi de
hayli kabarık. Morrissey'in grubunda yer almak için denemelere
girmişliği var, All Saints'ten Robbie Williams'a, Beth Orton'dan Perry
Farrell'a kadar birçok müzisyenin arkasında çalmışlığı da.
Ancak kariyerindeki en önemli etken, kuşkusuz, Brit-pop'un 90lardaki en
önemli temsilcilerinden biri olan Pulp. Hem uyuşturucu ve alkolün
pençesinde yerlerde süründüğü zamanlarda bu eski arkadaşlarına arka
çıkıp turnelerinde onlar için gitar çalması hem de kendi şarkılarını
icra etmesi konusunda her türlü desteği sağlayan Jarvis Cocker ve
arkadaşları Hawley'nin hayatında gerçekten de çok önemli bir yer
kaplıyor. Zaten "Onlar için kendimi kurşunun önüne atarım" derken bunu
açıkça belli ediyor.
Ne var ki, Jarvis Cocker ve Pulp etkisi sadece hayatına çeki düzen
vermekle sınırlı değil. Richard Hawley'nin müziğine baktığınız zaman
ikisi arasında paralel bir çizgi olduğunu çok rahat anlıyorsunuz. Ancak
Hawley'nin yatay ve dikey kesitlerle temasa geçtiği yegâne malzeme Pulp
değil.
Oda pop
Hawley'nin dördüncü uzunçaları, albüme de ismini veren 'Cole's Corner'
ile açılıyor. Aynı zamanda albümün en güzel parçalarından da olan şarkı
sizi anında kendine bağlayıp, bu adamcağızla tanışmanın ne de hoş bir
tesadüf olduğunu ortaya çıkarıyor. Adını Sheffield'da "Şehir merkezinde
insanların olduğu, yalnızlığın havada asılı kaldığı" bir yerden alan
şarkı insana bir sürü şey çağrıştırıyor; Pulp, The Divine Comedy ama
daha da önemlisi Morrissey'i, efsanevi Scott Walker'ı, hatta Frank
Sinatra'yı akıllara getiriyor. İster adına "olgun pop müziği" deyin,
ister "oda (chamber) pop", ister başka deyin. Ancak şurası aşikâr ki,
Hawley'nin yaptığı müzik insanın içini ısıtan, bu dünyada görmeye pek
rastlayamadığımız bir samimiyete sahip olan, insanın anında koynuna
giren bir müzik. O yüzden de Pulp ve The Divine Comedy ile yollarını
sonunda ayırıyor Hawley. Onlarınki ne kadar gösterişli ve küstahsa,
Hawley'nin müziği bir o kadar mütevazı, insancıl ve nazik.
Eski günlere öykünen bir adam Hawley. Müziği ilk duyduğu Elvis'li, Roy
Orbison'lı, kısaca Sun Studio zamanlarına dönmek isteyen bir ruh hali
var. Mesela albümün ikinci şarkısı, 'Just Like The Rain', her şeyiyle,
yine bir Sun efsanesi olan, Johnny Cash şarkısı (hatta düzenlemesi ve
kimi zaman vokali) gibi dururken, 'Hotel Room' ve 'Darlin' Wait For Me'
50'li yıllardan kalma akor dokunuşlarıyla Everly Brothers tadında, Roy
Orbison hüznünde cevherler sunuyor. Sıra albümün en melankolik ama aynı
zamanda en vurucu şarkısı 'The Ocean'a geldiğinizde ise kendinizi Scott
Walker'ın "Scott.." serisinden bir albüm ve Frank Sinatra'nın "In The
Wee Small Hours"ının ortasında buluyorsunuz (zaten bu albümün
sonrasında en iyi "In The Wee Small Hours" gidiyor, tescillenmiş bir
bilgi olarak aktaralım). "Erkek adamı ağlatacak 10 şarkı" listesine
girmeye kesin aday şarkılardan biri bu. Yine benzer sularda dolanan
'Tonight' ve bir Elvis ağıdı gibi duran 'Who's Going To Shoe Your
Pretty Little Feet' albümün diğer öne çıkan şarkıları.
Ancak albümün önemi sadece harikulade bir şekilde düzenlenmiş
birbirinden güzel ve iç yakan 11 şarkıdan oluşuyor olması değil. Aynı
zamanda, göreceli olarak daha muhafazakâr ve daha ticari bir alanda
tevazu, incelik ve samimiyetle de ortalığa meydan okur duruma gelmesi
de ayrıca önemli. Çünkü şu var; "mainstream" radyolarda günde binlerce
defa çalan, her televizyonu açtığınızda gözünüzün içine sokulan şatafat
ve abartı dolu şarkılar ve sanatçılar bize bir şey kazandırmıyor.
Halbuki Hawley ve benzerleri (çok ayrı alanlarda ama aynı noktadan
hareket eden bir müzisyen nesli yetişmekte ki, varlıkları hayata dair
umutlarımızı tazeliyor. Örn: Bright Eyes, The Arcade Fire, vb.) bize
çok mühim bir şeyi hatırlatıyorlar. Müziği ilk başta niye bu kadar
sevdiğimizi. Ve bu sevgimizin neden git gide törpülenmekte olup, neden
müzikten bu kadar uzaklaştığımızı.
Cole's Corner/Richard Hawley/
EMI
|